açlık kitap yorumu - açlık kitabı özeti - knut hamsun - knut hamsun açlık
açlık kitap yorumu

Bir kitabın ruhunu anlamaya çalışmak  yazarın hayatıyla tanışma ön koşulunu da beraberinde getirir. Çünkü çoğu eser bir miktar yazarın hayatının önizlemesi aslında. Biz sayfalarda gezinirken yazar sezdirmeden gözyaşlarını kahkahalarını paylaşır bizimle. Hani bazen yazılanlar ete kemiğe bürünmüş bir şekilde karşımıza çıkınca gerçek mi kurgu mu diye sorguluyoruz ya, sorgulamakta haklıyız, bu betimlemeler birilerinin acıları, bu cümleler birilerinin umutları… Birilerinin hayalleri…

Yazarların kendilerinden bir şeyler kattığı eserler ne kadar da kalite kokar. Zaman geçer ama siz kitaba dair hislerinizi hep peşinizde götürürsünüz. Knut Hamsun‘un Açlık eseri de  tam olarak öyle bir kitap. Yazar ile yapıtının büyük ölçüde özdeşleştiğini gördüğümüz bu eser Knut Hamsun(d)’un  bir yansımasıdır aslında.

Adının hakkını veren bu eserin sahibi Knut Hamsun(d)’un hayatına baktığımızda türlü türlü işlerde çalıştığını fazlasıyla maddi zorluk çektiğini, zamanında yazar olma hayaliyle yanıp tutuşan bir genç olduğunu, bir süre yazdıklarını bastıracak yayıncı bulamadığını ve sonradan zengin bir tüccar vasıtasıyla eserlerini bastırma imkanı bulduğunu öğreniyoruz. Yani böyle bir açlık kitabı tesadüf değil.

Yazarın ana karakterle arasındaki sıkı bağ su götürmez bir gerçek iken Açlık romanının baş karakteri Andreas, yazar olma hayalleri olan sokaklarda banklarda yaşayan gazetede yazdığı yazılardan bir miktar kazanınca karnını doyurabilen ama çoğu zaman aç gezen ser sefil bir hayat süren birisidir. Fakir, sefil ama fazlasıyla gururlu… Öyle böyle bir gurur değil sevgili okuyucu, açlıktan kırıldığı halde tüm yardımları geri çevirmesine sebep olan bir gurur bu.

Aç bir insanın psikolojisinin sağlam kalması ne mümkün! Başta fark etmesek de bir süre sonra ana karakterimizin enteresan iç konuşmalarına şahit oluyoruz. Andreas çaresizliği arttıkça dünyadaki gerçeklikten kopar ve kendi gerçekliği içinde yaşamaya başlar. Zaman zaman absürt davranışları, düşünceleri bize tebessüm ettirse de açlığın bir insanın psikolojisinde oluşturduğu tahribatı bariz bir şekilde görürüz.

Okuyucular her sayfayı çevirişlerinde buram buram bir sefalet kokusuyla karşı karşıya kalıyor. Kitabın ilk cümlesinden de anlıyorsunuz zor ve bize yabancı bir dünyaya bilet aldığınızı:

“Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehirde, Kristiania’da aç sefil sürtüyordum o günlerde.”

Kitap aslında ismiyle de ilk uyarıyı yapıyor bize: “Ben sana güneşli bir gün parkta neşeyle oynayan çocukları anlatmayacağım, sana madalyonun diğer yüzünü anlatacağım.”

Kitaptaki hüzünlü atmosferi yok etmek için hızlıca sayfaları çeviriyorsunuz ama yok, kitap boyunca içinizi darlayan o kara bulut kümesi uzaklaşmıyor. Sayfalar da ilerlemek istemiyor sevgili okur siz zorluyorsunuz ama olmuyor. “Hadi be Andreas bu sefer olacak.” diye gaz veriyorsunuz ama o ne kadar çabalasa da yine hüsran… Karakterimizin çırpınmalarıyla hayat mücadelesiyle geçiyor hikayemiz. Anlayacağınız gerçek bir açlık kitabı…

Kitap yüz altmış sayfa ince bir kitap olmasına rağmen bir  süre elinizde sürünecek kitaplardan zannımca. Bazı okurlar bir çırpıda okuduğunu söyleyebilir, ben onlardan değilim. Kitabın ilerlememesindeki temel problem betimlemelerin çokluğu, kitabın üslubu değil: Temel problem konusu, Açlık

Kitabı okurken daraldığıma bakmayınız sevgili okur. Bu kitap benim ve çevremdeki çoğu insanın sadece seyirci olarak katılabileceği bir gösteri misali. Oyuncu değiliz bu gösteride. Bunun için hissetme kavramından birkaç adım geride seyrediyoruz olup bitenleri. Seyirci olarak izlediğimiz bu gösteride döktüğümüz gözyaşları da hislerimiz kadar geçici. Anladığımızı düşünsek de açlıktan bayılan Andreas’ın iki talaş parçası alıp açlıktan bunları kemirmesini nasıl anlayabiliriz? Onun yaşadıklarını nasıl hissettiğimizi söyleyebiliriz? Açlık sınırında bir yaşam sürmek çoğumuzun tahayyül kapasitesini zorlayan bir kelime, haksız mıyım?

Çoğu zaman hiç farkında olmuyoruz sevgili okur, temel ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda zorluk çekmememizin ne kadar da şükredilesi bir şey olduğunu. Başka ülkelerde lüks olarak değerlendirilecek şeylerin bizim hayat rutinlerimiz olduğu gerçeğinden haberimiz yok. Ben bu satırları yazarken kaç çocuk yetersiz beslenmeden dolayı hayata veda ediyor sahi? Bizim yerimizde olmak için can atan o masum ruhlar… Ah be açlık! Soğuksun, netsin, zalimsin.

Açlık…

Evrensel bir ayıbımız. Bu ayıp bizim, hepimizin.

“Adına yoksulluk dediğimiz şey, yokluktan değil; çokluktan kaynaklanır. Hakkına razı olmayanların çokluğundan.” Diyor bir yazar. Ne haklı! Üzücü bir haklılık…

………..

Açlık kitabı aman aman harika bir kitap değil sevgili okur. Hatta akıcılığı konusunda da şüphelerim var ama ne çok şey anlatıyor, ne çok şey düşündürüyor bizlere. Franz Kafka “bizi ısıran sarsan kitaplar okumalıyız” derken bu eserin materyalistlikte yol almış ruhumuza bir darbe vurma çabasını buna dahil sayar mı bilmiyorum ama tahayyül yeteneğimizi zorlayan satırlarla karşılaşınca belki bir şeyleri değiştirme arayışına girmeye başlarız.

Kitaplar ve ağızda bıraktıkları tatlar fazlasıyla göreceli bir şey sevgili okur ama bu kitabı okumak için konusu yeter!

kitaptan alıntılar/

”Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır.”

”Deliliği kanımda hissediyordum, deliliğin beynimi talan ettiğini hissediyordum. Demek benim sonum buydu, ne çare!”

“İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği! Hem yürüyor, hem de bu en iyisinden çavdar ekmeğini hayal ediyordum; şimdi yemesi ne hoş olurdu! Açlık iflahımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım. Sefaletim bitip tükenmek bilmiyordu! Ansızın sokağın ortasında durdum, vurdum ayağımı yere, bastım küfürü.”

”İnsan deli olmasa bile, biraz duyarlı bir kalbe sahip olabilir pekala. Öyleleri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür.”

“Karnınız açken hisleriniz neler icat etmez ki?”

“Yoksulluğumdan ötürü demediğimi bırakmadım kendime, alaylı lakaplar taktım kendime, kırıcı tahriklerin en yakası açılmamışlarını bulup bir güzel döşedim.”

İnsanların açlıktan ölmediği bir dünyaya uyanmak dileğiyle…

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
25

3 YORUMLAR

  1. Güzel bir analiz olmuş Sena Hanım. “İnsanların açlıktan ölmediği bir dünyaya uyanmak dileğiyle…” Bu dileği herkesin benimsediği günleri görmek dileğiyle…

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin