babil hanımelleri ve öteki şeyler
babil hanımelleri ve öteki şeyler

”Ve dediler: Bütün yeryüzü üzerinde dağılmayalım diye, gelin kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule inşa edelim ve kendimize bir nam yapalım. Ve Âdemoğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rab indi.” 

                                                                            (Tevrat, Tekvin 11: 3-5)

 “Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız.”

                                                                            (Mor ve Ötesi, “Uyan” şarkısından…)

“ -Neden artık şiir yazmıyorsun?” diye sordu.

“-Artık kimsenin kimseye gözleri değmiyorsa şiir niye?” diye cevapladı.

                                                                            (Bir sohbetten…)

Hatırlamanın kimi yalnızlıklara mahsus bir ibadet olduğunu söylenir. En ilginci de yerin ve zamanın hükmü yoktur bu gizli ibadette. Belki hiçbir şeyden habersiz bir evin her şeyden haberi olan fesleğen kokulu bir balkonunda, sokağın korkunç sessizliğinde bile başlayabilir. Bir zaman makinesi gibi geçmişi işletmeyi her an başlatabilir. En fenası da bu gizli ibadet her şekilde zihninizle oynayabilir. Mesela alıp sizi götürür o hiç gitmediğiniz nostaljik yaz sinemalarına. Herkesle birlikte susarsınız yitip gideceğini bildiğiniz hayallerin olduğu o sahnede. İki isimli bir sevgilinin anlamı gibi mistik ve güzel gökyüzünün altında devam eder o film. Devamını izlemeye korkarsınız sonunu tahmin ettiğiniz filmin. Etrafınız plastik sandalyelere oturmuş insanlarla çevrilidir. Ayağa kalkamayacak kadar sıkışıktır ve bu yüzden çıkıp da gidemezsiniz. Çünkü siz rahatsızlık vermeye hiç cesaret edemezsiniz. Hemen bir yalanı süsleyen güzel bir bahane bulunmalıdır. Özellikle bahanelerin arkasına sığınıp konuşmayı öğretmişsinizdir kendinize. Neden mi? Çaresizliğinize daha iyi alışın diye. Filmin sonu geldiğinde hayal kırıklıkları da belirir son sahnenin tüm görkemiyle. Ama o an korkunç sessizliği bozar o insanlar, sinirlenip çıkıp giderler o yazlık sinemadan. Yeniden evinizin balkonunda bulursunuz kendinizi. Dar sokakların hiçbir yere açılmadığı adresinizde. Sizin şehrinizde, yani sizin Babilinizde…

Ve eridiğinde yıldızlı geceler o şehir ışıklarının arasında. Kendi kendinizin hikâye anlatıcınızla kalırsınız. Sorular mı? Tabi onlar da gelir peş peşe.

Geçmişin gölgesinde dinlenirken kalbiniz sizi yeniden o masumiyet zamanına götürebilir mi? Şeyhim dediğiniz, kadim zaman dostlukları kıskandıracak bir dostun deruni gözlerinde cenaze namazınızı geri alabilir misiniz? Peki masumiyet? Gerçekten dünyanın en büyük yanılması mıdır? Ceplerinde yüreğiyle gelenler, sevgileriyle ne kadar yanıltabilir sizi? Diyebilir miyiz ki hakikat ötesi kavramlar, zamanımızın hakikatleridir?

Behzat yirmili yaşlarda olmasına rağmen kendi payına düşen sorulardan sıkılmış. Rahatsız olmak istemiyordu. Rahatsız etmek istiyordu. Bahaneler ve yalanlar yerine kafasının içindeki yel değirmenlerine saldırmak istiyordu. Artık anlamıştı. Burası kimsenin harikalar diyarı da değildi.

Bir gün dünya denen bu yanılsamalar diyarında en büyük mutluluğun bu trajikomik düşün şahidi olmak olduğunu öğrendi. Sonra Behzat’a olanlar oldu. Hem de aniden oldu. Kimse de beklemiyordu. Ya da hiçbir şey olmamıştı o öyle sanıyordu. Kendi yarattığı endişelerdi bunlar. Kötü tarafı ise hakikatleri ve efsaneleri birbirine karıştırdığının kendisi de farkında değildi.

Hakikat ve efsane arasındaki farkların bir noktadan sonra kapatabileceğini düşünmeye başladığı o gün yani James Joyce ve Nora Barnacle’ın tanıştıkları günden yaklaşık yüz on beş yıl sonra bir karar verdi. Hayatındaki bulmacaların yitik parçalarını kendi kurduğu hayaller üzerinden tamamlayacaktı.  En nihayetinde, hakikatler sıkıcı ve efsaneler ise daha iyi olabilirdi. Hatta böylelikle içinde durmadan oynadığı bol günahlı düşünce oyunlarından da kurtulabilecekti. Yüzyıllar önce yaşamış adaşı büyük minyatür ustası Behzat da şu an yanında olsa ona hak vereceğini düşündü. Evet, herkes bilmese de minyatür ustaları çizgileriyle günahları kandırabilmiş adamlardı.

Katman katman yükselen Ziggurat misali düşüncelere tırmanırken hiçbir şeyden haberi olmayan evin her şeyden haberi olan balkonunda uykuya daldı.

Gökyüzünde bir yıldız kaydı. Kimse görmedi. Eğer bir gece, gökyüzünde bir yıldızın kayışına kimse şahit olmamışsa, o gecenin sabahında dehşetlice esrarengiz şeyler olur derler.

*****

“Uyanman lazım. Çayın soğuyor. Çay soğuk içilmez.” dedi Çılgın Şapkacı.

Behzat kafasını masadan kaldırdı. İrkilerek etrafına baktı. Pastel yeşili duvarlar ve önünde rengârenk mermer bir masa. Çilekli pastalar, ahududu tartları, acıbadem kurabiyeleri, çeşit çeşit makaronlar ve ismini bilmediği tatlılarla dolu masanın sonunda elinde porselen çaydanlık tutan, yamalarla dolu bej şapkalı adam.

“Duyduğuma göre Alice’i arıyormuşsun” dedi Çılgın Şapkacı gözlerini kaçırdı. Bir yandan da porselen fincanına çay koymaya devam etti.

Sonra çaydanlığı masaya koydu. Gürültülü bir şekilde höpürdeterek çay içmeye başladı.

“Alice falan aradığım yok ama masa güzelmiş” dedi Behzat çilekli pastaya çatal atarak.

“Herkes Alice’i arar” diyerek histerik bir kahkaha patlattı Çılgın Şapkacı. Kahkahasını aniden bitirdi. Yüzü ciddi bir tavır aldı. Ayağa kalkarak Behzat’a doğru yürümeye başladı. Her ciddi yüz karşısında telaşlanan Behzat ağzındaki çilekli pastayı hemen yuttu.

Çılgın Şapkacı Behzat’ın yanına geldi. Kafasının üzerini süzdü.

“Peki bu şapka neyin nesi?” diyerek Behzat’ın kafasındaki mor şeritli uzun fötr şapkayı çıkardı.

O an Çılgın Şapkacı hariç kimsenin görmediği şapka odayı gerdi. Behzat ayağa kalktı. Çılgın Şapkacıyı omuz başlarından tutarak:

“Öncelikle bu şapkanın kafamda olduğunu bile bilmiyordum. Zaten ben şapkalardan nefret ederim. En önemlisi de Alice umrunda değil. Tavşan deliklerinden geçen birinin peşinden gidilmez. Hem bu zamanda Alice olsa olsa belki Billie Eilish falan olurdu. Bilirsin milenyum çocukları, kendini en özel ve değerli sanan problemli Z kuşağı falan filan. Şimdi izninle çilekli pastamı yiyebilir miyim?”

Çılgın Şapkacı omzunu silkti. Ellerini cebine sokup karıştırmaya başladı. Köstekli bir saat çıkarıp Behzat’ın önünde sallama başladı.

Tik tak, tik tak, tik tak…

*****

Sabah Behzat gaipten gelen o kesif kokuyla uyanmıştı. Hiçbir şekilde ne bir anıyla yahut bir kişiyle ilişkilendirememişti onu. Balkondayken dışardan geldiğini düşünmüştü. Odaya girdiğinde ise halen vardı. Dışarı çıkmıştı sırf bu yüzden. Sokakları geçti. Bir caddeye geldi. Önüne gelen herkese bu kokunun nereden geldiğini sordu. Kimse anlamamıştı soruyu. Onlara göre koku yoktu. Sanki her şeyden habersiz bir halleri vardı. Dayanılmaz bir koku vardı ama ve şu ana kadar alışması da gerekirdi. Çünkü insan her kokuya alışabilirdi. Ne kadar dayanılmaz olsa da.

Caddede ilerken önüne bir ayakkabı düştü. Eğildi eline aldı. Espadril model bir kadın ayakkabısıydı. Kafasını kaldırdığında kısa saçlı bir kadın bir apartmanın tepesinden ona el sallıyordu.

“Atlayacak mısın?” diye bağırdı Behzat

“Evet” dedi kısa saçlı kadın.

Behzat apartmana doğru koşmaya başladı. İçeriye girdi. Merdivenleri koşarak çıkıyordu. Avukatları ve diş hekimlerini geçti. İngilizce kurslarını geçti. En sonda kurulmuş olmak için kurulan dernekleri geçti. Çatıya çıktı. Kısa saçlı kadın oturmuş, ayaklarını aşağıya sarkıtmış ona bakıyordu.

“Yanıma otursana.”

Behzat yavaş yavaş yürüyerek. Kısa saçlı kadının yanına oturdu.

“Bu bir intihar denemesi mi?” dedi Behzat aşağıdaki insanlara bakarak. İçinden keşke birilerini mi arasaydım diye düşünmeye başladı.

“Evet, ama başarısız oldum senin yüzünden.”

“Kafanı karıştıracak bir şey mi yaptım?”

“Evet, çünkü yanıma oturmak yerine polisi ambulansı falan araman gerekmez miydi?”

“Haklısın kusura bakma düşünemedim. İlk kez karşılaştığım bir durum.”

Daha sonra Behzat ve kısa saçlı kadın çok şey hakkında konuşmaya başladılar. Kısa saçlı kadın, konuşma devam ettikçe çok sıkıldı. Ona göre Behzat kitap gibi konuşuyordu ve bir şeyleri çok heyecanlı anlatıyordu. Behzat’ın uyandığından beri bir koku yüzünden çıldırmak üzere olduğunu bilmiyordu tabii ki de.

Birlikte apartmanın çatısından aşağıya indiler. Merdiveni kullanarak tabii ki de. Haha.

“Teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın.”

“Rica ederim. Çok da bir şey yapmadım. Aslında sana bir şey sormak istiyorum?”

“Tabii.”

“Kokuyu alıyor musun?”

“Nasıl bir koku?”

“Böyle nasıl desem ağır, berbat bir koku gibi.”

“Hayır, hiçbir koku almıyorum” dedi ve arkasını dönerek hızlı adımlarla gözden kayboldu kısa saçlı kadın.

“Hoşçakal” dedi içinden Behzat. Caddede yürümeye devam etti.

Yere bağdaş kurarak oturmuş sigara içen bir palyaçonun yanından geçerken:

“Beğenmedi galiba seni yoksa peşinden gelirdi”

Behzat palyaçoya dönerek:

“Anlamadım?”

“Ayakkabısını aşağı düşüren kadından bahsediyorum. Hani şu koşarak yanına gidip kahramanlık yapmak istediğin. Aslında yalnız ve ilgi arayan o kısa saçlı kadından bahsediyorum.”

“Sen nerden biliyorsun?”

Palyaço sigarasından bir nefes aldı. Gülümseyerek:

“Çünkü benim de önüme düştü ayakkabı. Aslında hatunun numarası bu. Ayakkabıyı düşürür. Sen intihar edecek sanırsın. Koşarak yanına gidersin. Konuşursun güzel şeyler söylersin, iyi davranırsın, sonra beğendiyse senin peşinden gelir, vedalaşmadan gider ertesi gün aynı numaraya devam eder. Şey gibi düşün masalda prenses ayakkabısını düşürür prens alır o ayakkabıyı onu aramaya başlar. Sonra mutlu son. Ama bu hatun o süreci seviyor. Aslında sanatsal ve felsefi bir yanı da yok değil.”

Behzat şaşkınlıkla dinliyordu palyaçoyu. Kandırılmış hissediyordu. Biraz da kalbi kırılmıştı. Özel bir anın şahidi olduğunu düşünmüştü. Bir insana yardım etmiş olmanın, hayatını kurtarmanın gururu yok olmuştu. Keşke bu palyaçoyla hiç karşılaşmasaydım dedi içinden. En azından gerçeği bilmeyecekti. Palyaçoyu döndü:

“Fazla sigaran var mı?”

“Evet” dedi gülümseyerek palyaço ve : “Sonra prensler bu gerçeği duyunca genelde sigara ister” diyerek sigara uzattı.

Behzat palyaçonun yanına oturarak sigara içmeye başladı. Kısa bir sessizlik sonrası palyaço ayağa kalktı, kıçını silkeledi. Behzat’a dönerek:

“Parfümlerimizde yüzde yirmi beş indirim var. Denemek istersen karşıdayız. Şimdi mesaiye devam etmem gerek.”

Behzat havayı koklayarak:

“Berbat çok ağır bir koku var. Sen de alıyor musun?”

“Hayır, sadece birazcık egzoz kokusu var. Hoşçakal prens kardeşim” dedi ve yolun karşısına geçti.

Behzat sigarasını bitirdi. Ayağa kalkıp yürümeye devam etti. Caddede yürürken bir ara sokağa girdi. Daha önce fark etmediği bu sokakta yürümek, bir zamanlar gitmek istediği o dünya şehirlerinde birinde kaybolmanın hayallerini hatırlattı. Bu bildiği şehre mahkûm olmanın çaresizliğini hatırladı. Yalnız başına, hiçbir yere gitme endişesi olmadığı zamanlar kafasının içinde, hayallerindeki şehirler ve kaderi olan şehirler arasında gidip gelirdi. Ardından ise hayatından geçenleri hatırlardı. Bu aralar bunu çok yapıyordu. Yalnız yürüyüşleri arttıkça düşünceleri de kalabalıklaşıyordu.

Uyandığından beri rahatsız eden koku ise halen devam ediyordu. Kendisinden başka kimse de fark etmiyordu. Delirmiş olabilir miydi?  Acaba burnuna bir şey mi kaçmıştı ya da milyonlarca insanda bir görülen bir hastalığa mı yakalanmıştı?

Ara sokak başka bir sokağa açılmıştı. Geniş bir sokakta bir tarafta bir iki katlı müstakil evler sıra halinde dizilirken, diğer tarafta ise birkaç bank ve kimsenin olmadığı bir park vardı. Sokak boyunca ilerlerken ilginç bir şey olmuştu. Koku azalıyordu. Evleri geçtikçe başka bir kokuya dönüşmeye bile başlamıştı. Bu güzel kokuyu anlamlandıramamıştı ama bir çiçek kokusu olduğuna emindi.

O kesif kötü koku bir anda tamamen kayboldu. Yerini yoğun bir çiçek kokusuna bıraktı. Bir evin önünde durdu. Korkuluklarında ebruli hanımelleri açan bir evdi. Ve kapısında “Babil” yazıyordu.

*****

(Devam edecek.)

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
6711

12 YORUMLAR

  1. tek solukta okuyup onlarca solukta detaylarında boğulunası, her zamanki gibi harika, bayıldım . İki isimli sevgililere selam olsun ve esrarengiz şeyler hep dehşetlice olmaz mı?

  2. Ne zaman yeteneğinizin farkına varıp kitap yazmaya karar verirsiniz bilmiyorum ama böyle baya iyi. Hikayelerinizi keyifle okuyoruz :))

  3. Saygiyla ve sevgiyle… icinizdeki edebi sonsuzlugu baska seviyelerde de gormek dilegiyle… uzun yollarin keyifli adimlari

    • başka seviyelerde genelde çuvalladım. ama yine de bunun için çabalıyorum yani en azından açık bir kapı görmeye çalışıyorum. saygınız ve sevginiz için teşekkürler

  4. Your story is really beautiful. I wish one day I could find your story in English version.
    I only tranlate this from Turkish to English and I found that its really amazing thing to read and to reflect. Keep going on this great job. I’m one of the lover of this sort of writing. Thank you for sharing this to us.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin