babil hanımelleri ve öteki şeyler
babil hanımelleri ve öteki şeyler

“Arama boşuna, bulunmak istemeyeni…”

(Romeo ve Juliet, William Shakespeare)

O kesif kokunun kaybolmasından uzun bir zaman geçmişti. Behzat hala o yoğun çiçek kokusunu hissediyordu. Korkuluklarında hanımelleri açan evin karşısında, bankta oturmuş etrafa bakınıyordu. Güneş ise son dokunuşlarını bu iki katlı evde gezdiriyordu. Sanki içindeki matemi azaltmak için yapılmış, Gotik mimariden çıkmış, bu yüksek pencerelerden içeri girmeye çalışıyordu. Zümrüt yeşili rengindeki bu evin bir tarafı ise çoktan kendini akşama bırakmıştı. Hafif esen lodos çatıdaki solmuş karmen kırmızısı kiremitlerinden birindeki kuş yuvasının çalılarını titreştiriyordu. Evin bahçesi yüksek korkuluklardan görünmüyordu. Korkulukları, üstünde romanesk kaligrafiyle, erguvan morundan Babil yazılmış bir ahşap kapı ayırıyordu.

Behzat, uyandığından beri rahatsız eden kokudan kurtulduğu için seviniyordu. Sonunda kurtulmuştu. Peki bu kötü kokuyla hanımelleri arasındaki ilişki neydi? Neden başkaları bu berbat kokuyu almıyordu? Buradan uzaklaşırsa bu koku devam edecek miydi? Belki de çok az insanda rastlanan bir duyusal bozukluktan muzdarip olmuştu?

Önce buradan uzaklaşmayı denemeye karar verdi. Banktan kalkıp sokak boyunca ilerledi. Koku gittikçe yine belirmeye başladı. Hanımellerinden uzaklaştıkça koku artıyordu. İlginç olan ise artık daha da dayanılmaz hale geliyordu. Nasıl yani tüm hayatı boyunca hanımelleri olmadan yaşayamayacak mıydı? Tabii yaşardı ama çok zor olacaktı. Acaba özellikle o evdeki hanımelleri mi gerekiyordu yoksa başka hanımelleri de olur muydu?

Yürümeye devam ederken ilerde  başka bir evin korkuluklarını sarmış hanımelleri gördü. Oraya doğru koştu. Kokladı ama kokmuyorlardı ve o kesif koku artmaya devam ediyordu. İçini bir endişe kapladı. Evet, sadece Babil kapılı evin hanımelleri gerekiyordu.

Bankına geri döndü. Artık tamamen akşam olmuş sarı turuncu arası sokak lambaları yanmaya başlamış. Kapısında Babil yazan evin ışıkları yanmamıştı. Evde kimse yok galiba diye düşündü. Geceyi burada geçirebilirdi. Yaz vakti olduğu için şanslıydı. Zaten kimse de merak etmezdi. Ellerini yanağının altına koyup cenin pozisyonunda uyumaya başladı.

“İyi misin?”

Behzat tam uykuya dalmak üzereyken gözlerini açtı. Karşısında kendi yaşlarında bir kadının kendisine seslendiğini gördü. Yüzünü karanlıkta seçemiyordu ama sesinden endişeli ve gergin olduğu anlaşılıyordu. Doğrulup iki eliyle saçlarını düzeltti. Boğazını temizledi.

“İyiyim iyiyim. Bankta uyumak için çok güzel bir gece çünkü.” dedi alaycı bir ses tonuyla.

“Gidecek bir yerin yok mu?”

“Var ama şu an ayrılamam buradan. Kokudan kaçabildiğim tek yer şu karşıdaki evin çevresi.” diyerek Babil kapılı evi gösterdi.

Kadın gösterdiği eve doğru baktı. Behzat’a döndü. Yüzü şimdi biraz daha seçilebiliyordu. Uzun sayılamayacak, sokak lambasında kumrala çalan saçlar. Kulaklarında fildişi küpeler. Garip bir kolye. Beyaz renkli bluz -ya da gömlek arasında- tam seçilemeyen bir giysi. Narin bir bedenden çıkmış, kol çantasını birlikte tutan eller. Çatılmış, uzun sayılabilecek ve şakaklara doğru incelen kaşlar ve altında merak ve endişeli gözler.

“Gösterdiğin ev benim evim. Ne dediğini anlayamıyorum.” dedi fildişi küpeli kadın.

Behzat banktan kalkarak biraz gerindi. Karşısındaki bedeni süzdü. Gözlerini şehir ışıklarından turuncuya çalan gökyüzüne dikerek. Sabah kalktığından beri başından geçenleri anlattı.

“Tuhaf” dedi fildişi küpeli kadın gülümseyerek. Gülümserken gözleri hafif kısıldığında bir parlaklık ortay çıkıyordu. Sanki çok uzaklarda gelen, yabancı ama bir o kadar da tanıdık bir parlaklık.

“İstersen bugün bende kalabilirsin.”

“Tanımadığın yabancıları evine alman doğru değil.”

“Sen, zarar gelmeyecek kadar tuhaf birine benziyorsun. Sorun olmaz herhalde. Yarın uyandığında belki iyileşirsin. Olmadı bir çaresine bakarız.”

“Çok ama çok teşekkür ederim.”

Behzat ve fildişi küpeli kadın eve doğru yürümeye başladı. Kapıya geldiklerinde:

“Babil ne demek?” diye sordu Behzat.

“Tanrının kapısı demek. Aslında bu ev bana kaldığında vardı. Ben de kaligrafisini estetik buldum değiştirmedim. Bu ev çok sahip değiştirmiş. Kimse de bilmiyor bu yazıyı kimin yazdığını, neden yazdığını. Kimse de değiştirmemiş.”

“Peki neden hanımelleri?”

“En sevdiğim çiçek de ondan.” diyerek yarım bakış atarak gülümsedi fildişi küpeli kadın.

Babil yazılı ahşap kapı hafif gıcırtıyla açıldı. Bahçenin her yerinde çeşit çeşit ağaç ve çiçekler vardı. Behzat sadece eve doğru yürürken kameriyenin yanındaki beyaz zambakları seçebildi.

Eve girdiklerinde hanımelleri kokusunun evin içinde de olduğunu fark etti Behzat. Antika sayılabilecek eski eşyalarla dolu şirin sayılabilecek bir evdi. Antreden salona, mutfağa ve kitaplarla dolu olan (muhtemelen çalışma odası) bir odaya geçiliyordu.

“Hadi mutfağa geçelim. İkimizde muhtemelen açız. Tost yapayım sana. Ne dersin?”

“Evet demekten başka bir çarem yok galiba.” dedi Behzat omuzlarını silkerek.

“Tamamdır o zaman ben elimi yüzümü yıkayıp, üstümü değiştirip mutfağa ineceğim. Lavabo ileride sağda.” diyerek ahşap bir merdivenden yukarı çıkmaya başladı fildişi küpeli kadın.

Behzat lavaboya giderken analog fotoğraf makinesiyle çekilmiş çeşitli şehirlerden fotoğrafları inceledi. Onunla orada o fotoğraflarda olmayı hayal etti. İsmini daha öğrenememişti. İçinden fildişi küpeli kadın demekten de yorulmuştu. Şu anlık o demek daha iyiydi.

Mutfağa döndüğünde onu tezgahta bir şeylerle uğraşırken gördü. Hafif bir baş selamı verdi. Mutfak masasına oturdu. Birbirlerine isimlerini sordular. Hem Behzat, “O” demekle de bir yere varamıyordu. Onun yani fildişi küpeli kadının iki ismi vardı. İkisi birleşince mistik ve güzel anlamlarına geliyordu. Behzat en çok ikinci ismini sevdi. O şekilde de hitap etti.

“Reçel yapmayı çok seviyor olmalısın.” dedi Behzat açık buzdolabındaki çeşitli reçel kavanozlarına bakarak.

“Çok sevdiğim hala öğrenmeye çalıştığım bir hobi diyelim.” dedi elindeki sıcak tostla Behzat’a dönerek.

Tostlar bittikten sonra:

“Dünyanın en güzel tostuydu değil mi?” diye güldü.

“Daha iyisini yiyene kadar en iyisi bu. Teşekkür ederim her şey için.” diye gülerek karşılık verdi Behzat.

Daha sonra kitaplarla ellerinde çay, kitaplarla dolu odaya geçtiler. Sabaha kadar sohbet ettiler. Sohbetten de ziyade bir yolculuk gibiydi.

Bir yaz akşamı yola çıktılar. Birden kendilerini buz tutmuş karanlık sokaklarda buldular. Ne sokağın karanlığından korktular ne de buzda koşup düşmekten. Başkaları izledi, başka evlerdeki, başka gölgeler. Onlardan kaçıp Ortaçağ hanlarında saklandılar. Büyülü ormanlarda ellerinde kandillerle yürüdüler. O, uzaktaki köpek seslerinden korktu belki de Behzat’ın koluna girdi. Kimselere görünmeden adsız kralların renkli saraylarında girdiler. Bahçelerinden gizli gizli ahududu yediler. Entrikalara, ihtiraslara ve aşklara kulak kabarttılar. İkisi de orda anladılar, böyle olayların dehşetlice esrarengizliğini sevdiklerini. O şölenlerde dans ettiler. Dans etmekten sarhoş oldular. Şehirsiz gökleri aramaya koyuldular. Yıldızları birleştirip kafalarını epeyce karıştırdılar. Kafaları karıştıkça da uykuları geldi. Dalga sesiyle uyandılar, rüzgar saçlarını okşarken. Dünyanın sonunu aramaya çıktıklarını sandılar. Tanrılarını taklit ederek dans edenlerle karşılaşıp, onlardan dünyanın parlaklığı için kendilerini feda eden tanrılarının hikayelerini dinlediler. Ama günah olmasın diye gülmediler.

Bilmedikleri meyvelerden yediler ama elleri sulu sulu birbirlerine ikram etmediler. Gençlik pınarında ellerini yıkadılar ama ordan su içmeyi unuttular. Kaşiflerin altın hırsına çok kızdılar. Başka gemilere bindiler. Kumların krallığında buluştular. Kadim şehirlerin kalıntılarında çöl gülü aradılar. Vahalarda okunan şiirlere kulak kabarttılar.  O şiirleri ezberledi, Behzat ise ezberi kötü olduğu için sadece yazabildi. Çok serap gördüler ama yine de birbirlerini kaybetmediler. Piramitlerin içine girdiklerinde kaybolmaktan çok ama çok korktukları için ellerini hiç bırakmadılar. Develere bindiler ve güneşe aldırmadan yarıştılar (kimin kazandığını bilmiyoruz ama.) Aynı kuyulardan su içerken kuyulara düşmemek için birbirlerini sıkıca tuttular. En nihayetinde çölü de geçtiler ve Babil’e vardılar. Başka insanları gördüler. Hırslarını, açgözlülüklerini ve bencilliklerini birbiriyle yarıştırarak inşa ettikleri Babil kulelerini gördüler. O kulelerin tepesine çıkıp onlara tükürmek istediler. Yine de onlara çok üzüldüler. Babil’in kül renginin gökyüzünün altında, göğü delen o kulelerin gölgesi altında, belki yukarıya bakmaktan, ya da dünyanın telaşının üstlerini kapladığı tozdan, ya da geçmişin o tecrübelerinin yoğun sisinde kayboldular. Evet, orada kayboldular.

*****

Behzat uyandığında kendini boş bir odada, eski bir koltukta büzülmüş bir şekilde buldu. Sabah olmuştu. Güneş ise sanki aydınlığı yitirmiş, pencerelerden girmeye çok isteksizdi. Terk edilmişti ev. Seslendi seslendi ama kimse yoktu. Evi dolaştı. Tüm eşyalar gitmişti. Açık pencereler rüzgardan çarpıyordu ve evin kapısı da tamamen açıktı. Dışarı çıktı. Bahçenin her yerinde yabani otlar bitmiş zambaklar ise kurumuştu. Bahçenin korkuluklarına baktığında ise hanımelleri solmuştu.

Sokak boyunca yürüdü. Diğer evler aynıydı. Babil kapılı ev dışında hiçbir şey değişmemişti. İşin tuhafı artık kendisini delirtecek kadar ağır, o kesif koku da yoktu. Başka evlerdeki hanımellerine koştu ama onlar da kokmuyordu. Her sabah uyandığı bu şehrin kirli kokusu bile yoktu.

Geri döndüğünde, Babil kapılı evin karşındaki bankta birinin oturduğunu gördü. Mor şeritli fötr şapkasıyla bir adam ona gülümsüyordu.

SON

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
151

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin