eğitim - eğitim hakkında yazılar - öğretim - nasıl öğretmen olunur
eğitim

Hepimiz biliriz ki; insanoğlunun fikirlerini, tercihlerini, hayallerini, isteklerini, hırslarını, kabiliyetlerini ve ilgi alanlarını şekillendiren benzer ve farklı yönleri vardır. Bu benzerlik ve farklılıklar, cinsiyet, din, dil, ırk, inanç sistemi farklılıklarından kaynaklanabileceği gibi hepsinin temelinde kültür çeşitliliği vardır. Dolayısıyla bir insana öğretirken ya da ondan bir şeyler öğrenirken, kültür ve kültür kalıpları hakkında farkındalığa sahip olmak büyük önem arz ediyor. Üzerinde yaşadığımız kıtalar, ülke, şehir, bölge ve aileler… Doğduğumuz, büyüdüğümüz ve yaşadığımız yerlere göre, farklı dillerin, kültürlerin ve geleneklerin takipçisi oluruz. Evet, birey olarak hepimiz eşsiziz, fakat “insan” olarak paylaştığımız birçok ortak alan var. Örneğin sosyal veya asosyal olmak, aynı ilgi alanlarına sahip olmak, aynı cinsiyetten olmak, uzun veya kısa boylu, sarışın veya esmer olmak, aynı dili konuşmak… Benzer ve farklı özelliklere sahip olan bireylerin oluşturduğu bu çeşitliliğe tüm insan gruplarında rastlanır. Sahip olduğu farklılıklar her bireyin hayatındaki alanlarda yönelimini, seçimlerini etkiler. Bu alanlardan biri – ve bana göre en önemlisi – de eğitimdir.

Hepimiz biliriz ki; insanoğlunun fikirlerini, tercihlerini, hayallerini, isteklerini, hırslarını, kabiliyetlerini ve ilgi alanlarını şekillendiren benzer ve farklı yönleri vardır. Evet, bunu zaten söylemiştik. Evet, bunu hepimiz biliriz. Öyleyse neden okullarda, öğrencilerin hepsinin öğrenme biçiminin aynı olmasını bekleriz? Hangi mantıklı açıklamaya göre, tüm öğrenciler aynı öğretim içeriğini, aynı şekilde ve aynı anda anlamak zorundalar? Az evvel her insanın farklı olduğunu okurken bunu zaten biliyorduk, peki öğrencilerin de farklı olduğunu, farklı ihtiyaçlara, kabiliyetlere, ilgi alanlarına, altyapıya, tecrübeye ve hepsinden önemlisi farklı öğrenme şekillerine sahip olduklarını niçin yok sayıyoruz?

Hepimiz biliriz ki; insanoğlunun fikirlerini, tercihlerini, hayallerini, isteklerini, hırslarını, kabiliyetlerini ve ilgi alanlarını şekillendiren benzer ve farklı yönleri vardır. Bu durumda her birey, bireysel ve benzersiz bir öğrenme metoduyla eğitim görmelidir. Bunu sağlayacak olanlar ise, toplumu yetiştirenler, öğretmenlerimiz… Ancak ne yazık ki “Falanın öğretmeni çok iyiymiş” “Filanca öğretmen mesleğini bir aşkla yapıyormuş” şeklindeki istisnaların dışında, çoğu öğretmenin, yaratıcı, ayrıntılı ve ilgi çekici dersler planlamak için yeterli vakti yok. Bunun nedeni ise çoğu zaman farklı işlerle aşırı yüklenmeleri… Böyle bir durumda, derste yalnızca konuyu anlatıp (?) sonrasında bir dizi ödev vermek, ya da bir öğrenciye konu anlatımını okutturmak için yeterli zamana sahipler. Dolayısıyla, müfredatı harfiyen yerine getirmek ve bunu zamanında yapmak, öğretmenlerimiz için bir daily challenge niteliğinde… Bu şekilde tek-tip dersler sırasında eminim öğretmenlerin çoğu, sınıftaki her öğrencinin konuyu anlamış olmasını umut edebiliyordur yalnız. Nihayetinde böyle ağır koşullarda çalışırken, yaratıcı ve yenilikçi olmak bir hayli zor olmalı.

Birkaç gün önce 7 sayfalık bir metni Türkçe’ye çevirmekle uğraşıyordum. Normalde tercümesini yapacağım metni 1 defa okur, vakit kaybetmeden işe koyulurum, fakat etkili öğretim metotları üzerine olan bu metin, ilk cümlesinden itibaren beni çok etkiledi ve sanırım 4-5 defa okudum. Metin Bayan Kichwa adında bir öğretmenin, sınıfına girerek öğrencilere önceki gün nerede kaldıklarını sormasıyla başlıyor. Sonrasında genelde okumaları yapan bir öğrenci ayağa kalkarak “Priscilla ve Kelebekler” adlı hikâyeyi okumaya başlıyor. Bayan Kichwa bu sırada yoklama defterini doldururken bir yandan da konuşan öğrencileri dışarı atmakla tehdit ediyor ve kitaptan sorular çıkarıp sınav yapacağını söylüyor.

Bu kısımdan sonra bir alt satırda başka bir Bayan Kichwa hikâyesi var. Önceki dersin üzerinden 1 yıl geçmiş, Bayan Kichwa yeni sınıfına girerek öğrencileriyle tanışıyor. Elinde bir hikâye kitabı var: “Priscilla ve Kelebekler”. Öğrencilere “Kitabın kapağı ne renk?” “Hikâyeyi tahmin etmek ister misin?” “Sence hikâyenin kahramanları kimler?” gibi sorular sorarak her birinin en az bir soruyu yanıtlamasını sağlıyor. Metni parçalara bölerek tüm öğrencilere bir kısmını okuttuktan sonra, bireysel, çiftler halinde ve grup olarak hikayeyle ilgili sorular hazırlamalarını ve yanıtlamalarını istiyor. Sonrasında öğrencilerin kişisel becerilerine göre, hikâyeyle ilgili faaliyetler yaptırıyor. Örneğin, el işleriyle uğraşmayı sevenler hikâyeyle ilgili resim çiziyor, bir başka grup hikâyeyi tiyatro oyunu olarak canlandırıyor, başkaları ise hikâyeyi şiir formatında yeniden yazıyor. Ders sonuna doğru öğretmen, öğrencilerden kelebeklerle ilgili bilgi toplamalarını ve ertesi gün bildiklerini hep birlikte paylaşmalarını istiyor.

Bayan Kichwa’nın kullandığı bu öğretim metodu, öğrencilerin her birinin derse kendi seviyesinden katılmasını, okuduklarını ezberlemek yerine uygulayarak özümsemelerini, grup halinde çalışarak, eksik bilgilerini akranlarından öğrenerek tamamlamalarını ve öğrencilerini tanımak için verdikleri yanıtlarla kendilerini öğretmene anlatmalarını sağlıyor. Bireysel ve benzersiz öğretim metodu ile kastettiğim tam olarak bu! Her öğretmen öğrencilerini tanımalı ve benzer ve farklı yönlerini, öğretirken hangi metodu kullanacağına karar vermede kullanmalı… Öğretim metotlarını ayırt etmede yardımcı olacak stratejiler ya da etkinliklerden yararlanıldığında, tüm sınıfa aynı ders anlatıldığı halde her bir öğrenci veya öğrenci grubu için ayrı ayrı öğrenim tecrübeleri ya da bakış açılarına sahip olunabilir. Şu bir gerçek ki, öğretmen, öğretmeyi bilendir. Nasıl öğreteceğini bir dizi prosedürden öğrenecek değildir. Toplumu yetiştirenler, salt bilgiyi çocukların beynine yerleştirmeyi öğütleyen müfredatı kabul etmemelidir.

Günümüz eğitim sisteminin ne yazık ki en büyük problemlerinden biri, öğrenmenin ezberlemek olarak görülmesi… “Öğrenmek ne demek?” hiç, bir çocuğa sordunuz mu? Öğrenmek kavramının tanımını yaparken farkında olmadan ezberlemeyi tanımlıyorlar. Çünkü gördükleri tek öğrenme stili bu oldu. Çocuklarımızı öğrenmekten soğutuyoruz.

Sınıflarda koro halinde talim yapılıyor:

“Atatürk 1881’de doğdu.”

– Bir daha söyleyelim arkadaşlar, ne zaman doğdu?

“Atatürk 1881’de doğdu.”

– Bir daha..

Ufaklıklar akşam eve geldiklerinde ezbere devam ediyorlar. İçinde anlatım bozukluğu olan şiirler mi istersiniz, hiçbir anlamı olmayan tekerlemeler mi, yoksa örnekteki gibi önü arkası, akılda kalıcılığı olmayan bilgiler mi… Ezber yaparken karnına ağrılar giren birçok çocuk gördüm. Küçücük akıllarında dönen tek şey ertesi gün takılmadan ezberlerini verebilmek oluyor, sonra mı? Sonrasında iki ihtimal var; ya palamutla ilgili 7 kıtalık bir şiiri ömür boyu hatırlıyorlar, ya da ezberi verdikleri gün sonsuza kadar unutuyorlar… İlk olarak şiir, çocuğa ezberletilmesi gereken bir şey değil. Şiir bir çocuğa okunabilir ancak. Bu şekilde dinleyerek severse, zaten ömür boyu ezberinde olacaktır en sevdiği şiirler. Palamutla ilgili bir şiiri ise, ne dinlemesine ne de ezberlemesine gerek yoktur.

Tekerlemeye gelince, biz eskiden dedelerimizden, sokakta arkadaşlarımızdan öğrenirdik. Şimdiki çocukların sokakları yok biliyorum.  Yine de bir dönem oyun oynarken neşeyle sarf ettiğimiz sözler, hiçbir çocuğa baş ya da karın ağrısı eşliğinde misafir olmamalı. Eminim sınıfta bir oyun oynarken söylenen tekerleme, bu şekilde ezberlenenden daha çok yer ediyordur küçük hafızalarda. Genel kültür ile ilgili fikrim ise şu şekilde, bir çocuğa birinin doğum ya da ölüm tarihini ezberletirseniz, çocuk o kişinin doğumunda ya da ölümünde kalır. Buna karşılık bir insanı tüm yönleriyle, çocuğun ilgisini çekecek şekilde anlatırsanız, Atatürk örneğinden yola çıkarsak, çocuğa bir kahraman verirseniz, zaten onunla ilgili hiçbir detayı unutmayacaktır… Aksi takdirde durum şuna benzer; öğrenci eve geliyor ve talimine devam ediyor. Yeterince iyi öğrendiğini (?) düşündüğünde annesine ezberini vermek istiyor:

–  Söyle bakalım, Atatürk hangi yılda doğdu?

+ Bin yedd… (annenin yüz ifadelerine bakarak tepkisini ölçer) bin sekizyüzzz…

–  Evet bin sekiz yüz?

+ Otuz sekiz? Aa hayır hayır 1838 vefat ettiği tarihti!

–  ……..

Ne için bu bilgiyi hafızalara yerleştirme çabası? Yıllarca bir sonraki gün hatırlamayacağımız bilgileri kafalarımızın içinde tutmaya çalıştık. Hiç üniversite sınavına hazırlanan ya da üniversitede sınavları olan birine rastladınız mı bilmiyorum, ama size şu cümleyle özetleyebilirim; bilgiler kafamdan dökülmesin diye başımı sallamadığım zamanlar oldu.

Sevgili eğitimciler, 1967 yılında Simon Sze ve Dawon Kahng, üzerindeki programlanmış durumu, gücünün kesilmesine rağmen unutmayan bir transistör geliştirdi. 33 yıl boyunca bu transistörler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda, 1.44 MB’lık disketler üretildi. Bunun ardından IBM ve Trek Teknoloji birleşerek 8 MB’a kadar hafızası olan flash bellekleri piyasaya sürdü. Şimdi ise hafıza kapasiteleri yaklaşık 256 GB… Kısaca; bilgi depolamak için geliştirilen bu aygıtlar tarihsel süreçte onca zahmete katlanılarak hizmetimize sunulmuşken, siz neden ayaklı flash diskler yaratmak için bu kadar çaba sarf ediyorsunuz?

Ben 1881 örneğinde olduğu gibi seslerimiz kısılana kadar tarih ezberlediğimiz günler yerine, tarihten faydalanılarak kurgulanmış hikâyelerle öğrenmeyi tercih ederdim. Örneğin 1881 yılının soğuk bir gününde, Selanik’te altın sarısı saçlarıyla bir bebeğin dünyaya merhaba dediği bir hikâye… Aynı yıl ondan çok çok uzaklarda bir başka sarı saçlı bebek dünyayla tanışmıştır, aralarındaki onca mesafeye rağmen bu iki çocuğun yolları bir gün kesişecek, büyüdüklerinde ikisi birbirine, dünya ise bu iki adama hayranlık duyacaktır. Biri Gazi Mustafa Kemal Atatürk, diğeri ise Pablo Picasso’dur.

Eminim bu işi benden daha iyi yapacak birileri vardır. Hiçbir zaman hikâye yazamamışımdır zaten, ama öyküleştirilmiş bilgiler kuru ezbere nazaran çok daha iyi kalıyor aklımda… Tabii bu benim bireysel öğrenme stilim. Daha önce de söylediğim gibi herkesin bireysel ve benzersiz bir yolla öğretim görme hakkı vardır. Bunu gerçekleştirecek, hangi yolla daha iyi öğreneceğimize karar vermek için bizleri tanıyacak olanlar yine öğretmenlerdir. Her şeyi de öğretmenlere kitledin yahu! Evet, öğretmenlik kutsal bir meslek… Annemin toprağına rahmet yağasıca teyzesinin “3 ay tatilleri var yavrum, öğretmenlik oku mutlaka” telkinlerine karşın hiçbir zaman iyi bir öğretmen olamayacağımı bildiğim için bu işten uzak durdum.

Öğretmen toplumu yetiştirir. Öğretmen, özellikle ilkokullu çocuklar için anne babadan sonra gelir. Düşünün tam öğrenme çağlarında haftada bilmem kaç saat öğretmenleriyle birlikteler, bu durumda onu aileden biri gibi benimsiyorlar. Eğitim ailede, öğretim ise okulda verilir. Öğretmen, çocuğu tanıyarak, bilerek, ona en uygun yolla öğretim verendir. Bu nedenle toplumdan öğretmen olarak seçilen kimseler, başka bir bölümü kazanamadıkları için öğretmenlik okumamalı, ya da 3 ay tatilleri olduğu için… Bunun için adayları suçlayamayız tabii, Milli Eğitim Bakanı’nın bile öğretmen olmadığı bir ülkede sanırım öğretmenliğin taban puanları ancak bu kadar tabanda olabiliyor.

Geçenlerde hepimiz yeni liseye geçiş sınavını merak ederken, MİS adında bir sınav sistemiyle ilgili açıklamalar yapıldı. MİS yani Milli İzleme Sınavı, öğrencilerin akademik başarısını ölçmenin yanında özel yetenek ve ilgi alanlarını da takip edecek, kısaca her öğrenciyi bireysel olarak değerlendirme odaklı olacaktı. Haberleri gördüğümde gerçek olacağına inanamadığım için onlarca kaynaktan tekrar okudum… Evet, sonunda bireysel ve benzersiz öğretim metodu eğitim sistemimize uğramıştı. Günler günleri kovaladı ve MİS’in adı yavaş yavaş manşetlerden silinmeye başladı. Şimdi ise liseye geçişin LGS (Liseye Geçiş Sınavı) adında yaratıcı bir sınav sistemiyle 2 Haziran’da gerçekleştirileceği, sözel ve sayısal kısım sorularına toplamda 135 dakika verileceği ve bu sınavın yalnızca belirli liseler için yapılacağını öğrendik. Sınava girmek istemeyen öğrenciler, mahallelerindeki herhangi bir okula yerleşecekler.

Bu noktada Fin Eğitim Sistemi klişesine girip kimsenin yarasını deşmek istemem ama hayalini kurmadan da edemiyor insan. Daha güneş doğmadan korku dolu bakışlarla okul yolunu tutan çocuklarımızın sadece öğleden sonra 4 saat ders alması, öğrencilerin sınıfa ayakkabılarını çıkarıp girmesi, küçük çocukların oynayarak öğrenmesi, hiç sınav olmaması, değerlendirme testi sonuçlarının öğrencilere söylenmemesi, ezber diye bir kavramın olmaması, özel okulun ne olduğunun bile bilinmemesi… Çok mu uzak bir ütopya?

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
1551

4 YORUMLAR

  1. Haklı bir eleştiri…. Ezberci eğitimden vazgeçmek ne kadar çaba ve emek istese de bu değişiklik öncelikle zihinlerde başlıyor. Bu konuda da biraz sorun yaşadığımız için hiçbir değişiklik olmuyor…

    • Kesinlikle… Ne yazık ki her yeni nesilde aynı hatayı tekrarlıyoruz. Bu zincir artık kırılmalı.

  2. İşte.. Sosyal sorumluluk yazısı tam da böyle yazılır.
    Genç bir yazar olarak geleceğinize sahip çıkıp, şimdiden, olacak çocuklarınızın hayatına yön verecek kimliğini ve kişiliğini belirleyecek, eğitim sistemi ve idealist öğretmenlik kavramları hakkında muhteşem öneriler sunmuşsun. Umarım, bu konuda söz sahibi kişilerin de bu önerileri dikkate alacak ve uygulayacak vicdanları ve cesaretleri olduğunu görmek bizlere de nasip olur..

    • Teşekkür ederim, beğenmenize çok sevindim. Umarım genç yazarlar olarak kalemimiz hiç susmaz ve bir gün en azından kendi çocuklarımızın geleceği için sesimizi duyurabiliriz.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin