canterbury - ingiltere gezi rehberi
canterbury - ingiltere gezi rehberi

Düşünsenize şimdi Paris sokaklarında, kaldırım üstünde masaları olan bir kafede oturmuş kahvenizi içip sıcacık bir kuruvasan yiyorsunuz ya da İtalya’da harika bir şef size özel bir pizza yapmış ve denemenizi istiyor. Aslına bakarsanız yaz tatili için iyi fikirler olabilirdi ancak dolar böylesine artmış olmasaydı…

Ama ben bugün sizleri daha eski zamanlarda hayat böyle pahalı değilken gittiğim küçük bir İngiltere şehrine götüreceğim. Canterbury… İngiltere’nin küçük, şirin şehri, haritada Güneydoğu bölgesinde kalan, denize kıyısı olan minik bir dünya. İnsanıyla, doğasıyla, kültürüyle, mimarisiyle içinizi ısıtan, “Ömür boyu burada yaşasam hiç sıkılmam.” diyebileceğiniz bir yer. Tabii benim gibi sakinlikten hoşlanıyorsanız. Hayatın gündüz aktığı, gece ise herkesin evine çekilip ailesiyle kaldığı, gürültüden patırtıdan uzak ve aslında çoğumuzun hayalini kurduğu o çizgi filmlerde, bahçesinde köpeklerin koştuğu, sabahları kapısına gazete fırlatılan, apartmanların asla olmadığı müstakil evlerle dolu mahallelerden oluşuyor.

canterbury - ingiltere
canterbury – ingiltere

Oradayken dikkatimi en çok çeken ilk şey evlerin kapıları olmuştu. Bizdekilerin aksine her biri apayrı renklerde ve birçoğu işlemeli, desenli. Aslında bakarsanız her kapının bir karakteri var ve bulunduğu evi özel yapıyor diyebiliriz. Pembesinden yeşiline, morundan kahverengisine, sarısına, turuncusuna kadar aklınıza gelebilecek her renk…

Her sabah evden çıkıp kendimi sokağa attığımda yaptığım ilk şey derin bir nefes almaktı. İnanılmaz güzel ve temiz bir havası var, ciğerlerinizi bayram ettiren türden bir hava. Kaldığım evin konumu okuluma, çarşıya ve birçok parka ve ormana oldukça yakın olduğu için ben otobüs kullanmayı tercih etmiyordum, her yere yürüyerek gitmek daha cazipti.

İngiltere’nin birçok şehrine nazaran daha mütevazı bir şehir olmasına rağmen imkanlar oldukça gelişmiş ve ulaşması da kolay. Yani alışveriş yapacaksanız en pahalısından en ucuzuna tüm markalara kolayca ulaşabilirsiniz. Canınız ormana gidip biraz yürüyüş mü yapmak istedi ya da çocuklarınızı parka götürmek istediniz; yürüme mesafesinde gidebileceğiniz, ortasından koca bir nehrin aktığı, isterseniz sandalla da gidebileceğiniz, içinde sizin de çok rahat kullanacağınız dev oyuncakların bulunduğu bir parka varabilirsiniz. Parkın içinde bulunduğu bahçenin adı ise Westgate Gardens. Belki Google Maps’ten bir göz atmak istersiniz.

canterbury - westgate gardens
canterbury – westgate gardens

Çok sıcak havalarda ise hemen ulaşabileceğiniz bir sahili var. Şayet öyle bir şehirde çok sıcak havalar pek mümkün değil. Hele ki Türkiye’de Antalya, Aydın gibi sahil şeridinde yaşıyorsanız orası yazları sizin için cennet gibi olacaktır. En ufacık güneşte hemen sokağa dökülen insanlar, kıyafetsiz dolaştırılan çocuklar görebilirsiniz. Tabi beş dakika sonra yağan yağmurla birlikte herkes ortadan kaybolabilir, buna da hazırlıklı olun. Her an değişebilen bir havası var ama yaz mevsimi için gayet ideal, yalnızca kış mevsimleri fazlasıyla iç bunaltıcı olabiliyormuş, sürekli olan kapalı havadan dolayı.

Bu küçük şehrin içinde kendinden büyük üniversitesi ve bir de katedrali de var. Katedral öyle görkemli bir mimariye sahip ki şehrin birçok noktasından görebilirsiniz. Gotik mimarinin izlerini taşıyan katedral, daha kapısından girmeden sizi büyülemeye başlıyor. İnanılmaz el işçiliklerinin bulunduğu heykelleriyle, figürleriyle insanı bambaşka bir dünyada gibi hissettiriyor. Orta çağdan kalma bu katedral, en eski ve en ünlü Hristiyan yapılarından biri. İçeri girdiğinizde günün belli saatlerinde orada olan ve ilahi okuyan bir ilahi grubu sizi karşılıyor, eğer isterseniz hemen önündeki sandalyelere oturup onları dinleyebilirsiniz. İçeriye doğru ilerledikçe ilahi grubu katedralin tam ortasında kalıyor ve etrafında ise sıra sıra heykeller, temsili mezarlar görüyorsunuz. Onların tam arkasında ise gün ışığını içeriye tam almayan renkli boyanmış dev gibi pencereler var. Tabii hepsi bu kadar değil. Arka kapılardan dışarıya çıktığınızda kocaman bir bahçe ve aşağıya inen merdivenler görüyorsunuz. Bahçenin içinde rahibin evi ve katedralin devamı olan bölümler bulunmakta. Aşağıya inen merdivenlerin her biri ise ayrı ayrı işkence odalarına açılıyor. Bugün kapalı olan o odalarda zamanında çok kişinin canı yanmış. Duvarlarda, içerde, dışarda her yerde ince işçiliklerin olduğu harika sanat eseri heykellere rastlıyorsunuz ve bence katedralin en muntazam kısmı da bu müthiş sanat eserleriydi.

Katedralin yanı sıra bir de manastır var. St. Augustine Manastırı. Gotik mimari tarzına sahip bu manastır, 1988 yılında Canterbury Katedral ve St. Martin Kilisesiyle birlikte UNESCO Dünya Mirasları Listesine alınmıştır. Fakat manastır, katedral kadar iyi durumda değil. İngiliz Reformasyonu sırasında yıkılana kadar manastır olarak işlev görmüş. Şimdilerde ise müze olarak ziyaretçilere açılmış durumda.

canterbury - st.augustines
canterbury – st.augustines

Şehir yine içinde dev gibi kütüphanelerde barındırıyor. Çarşının tam ortasında kalan The Beaney House of Art and Knowled Müzesi hem müze hem de müthiş bir kütüphane. Yetişkinlerin ve çocukların ayrı ayrı düşünüldüğü tatlı bir yer. Çarşının ortasında olduğu için ulaşımı gayet kolay ve aynı zamanda müze olduğu için de yine şehirdeki diğer tüm yapılar gibi burası da buram buram tarih kokuyor.

canterbury - ingiltere
canterbury – ingiltere

Birçok yerde yine kentin tarihine dayalı müzeler bulabilirsiniz. Bunlardan bazıları Roman Museum, Wesgate Tower Museum, Heritage Museum, South Canterbury Museum ve daha çokları… Kısacası yaşamaya başladığınızda tarihe, mimariye doyacağınız bir yer. Kaldı ki kapısı eğik duran bir ikinci el kitapçısı bile var. İlk gördüğünüzde anlam veremiyorsunuz ama kapısı gerçekten eğri. Neden böyle yapmışlar derseniz halkı bilmiyor, sanırım mimarı eğlenceli biriymiş.

Sokaklarında yürürken sıklıkla sokak sanatçılarına rastlayabilirsiniz. Boyu kendinden büyük arplatı çalan küçük çocuklardan, arkadaşlarıyla eğlenceli şarkılar söyleyen gruplara kadar her türlüsüne… Oraya kadar gitmişken seyyar arabalarda satılan dondurmalardan ve bardaktaki buzlaşlardan yemeden dönmeyin. Naneli dondurmayı denemenizi tavsiye ederim. Yemek demişken, bu kadar gezmeye eminim çok acıkırsınız. Her gezdiğinizde farklı bir milletin yemeklerini tadabileceğiniz kadar çok çeşitli restoranlar ve kafeler de mevcut. İsterseniz Çin, isterseniz Kore, İtalyan, Yunan, Türk ya da Hint mutfağı. Türkler orada nasıl yemekler yapıyor diye merak ederseniz caddenin sonlarında kalan ‘Tulip’ isimli restorana uğrayıp memleket özlemi giderebilirsiniz. Çin restoranına giderseniz tavuklu noodle yemenizi önermem çünkü buralarda yediklerimize pek benzemiyor.

Velhasıl uzun lafın kısası Canterbury, İngiltere’nin masallardan çıkma kentidir. Ve çok bilinmeyen bu kent iyi bir gezmeyi hak ediyor. Başka bir yazıda görüşmek üzere vesselam ahali.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
32

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin