bu sürgün yeri bu pıtraklı diyar
bu sürgün yeri bu pıtraklı diyar

İzninizle birkaç kağıdı, biraz mürekkebi israf edeceğim.

Yazılmamış, iyi bir şiir düşse kalemime ne iyi olurdu. Fakat vaki midir ki şu gök kubbenin altında söylenmemiş söz olsun?  Ben deli miyim, hakikatin kapısına vurup kaçayım? Yâdıma düşmüşken, biri o kırk kişiye söylemeli o bilindik kuyuya o meşhur taşı yanlışlıkla düşürdüğümü, taşın kaderi de buymuş çıkarmaya uğraşmasınlar artık.

İçimde, yularsız doğmuş ve böyle ölmeye yeminli taylar vardır. Nal seslerinin zikrini duyuyorum bendeki bana eğilip. Tay demişken hiç yılkıda doğmuş bir atın gözlerine bakmak şerefine erdiniz mi? Vahşi(!) atlara layık bir dünya değiliz, ummam ki onları sağ ve hür bırakmış olalım. Ama mucizevi bir nasip sonucu bir yılkı tayı görülebilir belki. İnsanlar onlara “yabani” der, “evsiz” der; sonrada ehlileştirmeye, ıslah etmeye çalışır. Doğdukları kırçıl dağ yamaçlarından engin ovalara inmek dışında hiç çıkmamışken, başka bir diyarın mavi göğünü berrak suyunu özlememişken yani hiç “öteki” olmamışken   “yaban-i” nasıl olunur?

İnsan,  kendi yurtsuzluğunu ve “yaban-lığını” ödetmek istiyor tüm canlılara. Bu yüzden evlerde kaktüsler yetiştiriyor, saka veya keklik kafesleri süslüyor odalarını, güvercinler besliyorlar metropollerde. Bir gurbetin güzelliğinin zulme çaldığı sınır, aslında tam da burada. Ne ince tevafuktur; en çok kuşların gurbet çekmesi, yaban olması. Zan odur ki bir çift kanat tüm mesafelerin üstündedir. Masumane bir zan…

İnsan yurtsuzdur, anne karnından bu yana. Coğrafi terimlerle, sınır çizgileriyle, gümrük kapıları,  hinterland, kilometre veya millerle tanımlanamayan bir yurtsuzluk bu. Ülke isimlerinin ve siyasi yaftalarının üstünde bir yurtsuzluk.

Dünya bir sürgün yeri ve insanlar; boyunlarındaki, bileklerindeki zincirleri altın rengine boyadılar. Ziynet diye kölelikler takındılar kadim zamanlardan beri. O  kadim zamanlar ki dünya; bir gölgelik, dinlenmelik bir han, herkesin bilmek temkinliliği ile yanaştığı bir yalandı.

Dünya bir sürgün yeri ve insanlar beyinlerini; modalık akımlara, bir pet şişenin doğaya karışması kadar dahi ömrü olmayan ideolojilere ve yapay gerçekliklere kiraya verdiler. Birer düşman yarattılar kendi kimliklerindeki her bir boşluğa denk gelecek şekilde, ne olduklarını değil ne olmadıklarını anlattılar oluşturdukları düşmanlar topluluğuyla. Sonra da usanmış, hazır bir öfkeyle uyandılar her sabah. Neden bir gurbet acısıyla uyandıklarını sorgulayıp yenik düşmeden o esrarengiz sızıya, öfkeleri ile mağrur ve güç kıldılar kendilerini. “Ben nereye aittim?” sorusunu birkaç babayiğit kendine sormak cesaretini gösterdi. Soru sormak cesareti gösterenlere; deli, dahi, çocuk, yazar ve şair dedik.

Bir önceki yüzyılın vebası düşünmekti; aklı tanrı kabul ederek, otoritenin kaynağını benliğinde arayarak hadsizce düşünmek. Bu yüzyılın vebası ise düşünmemek veya düşünmeyi bilmemek. Halbuki, kamil insanlardan biri şöyle demişti “Akıl, acize yol gösteren başka bir acizdir.” 

Yaşıyor insanoğlu, yaşamanın zıttı ile var olduğunu unutmak alışkanlığını edinerek.

Biz; ışık yılı büyüklüğünde bir zaman diliminin sadece bir lahzaya denk düşebildiği, en-boy-yükseklik üç boyutunun üstünde bir gerçekliğinin -hayır gerçeklik değil hakikat- olduğu mekanlara iman edenler, öz yurdu özlemekteyiz.

Selam, yolcu olduğunu unutmayan ve bunu hatırlatanların üzerine olsun.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
814
Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğrencisiyim. "Kalmışsa tomurcuklar önünde sendeleyen çocuklar. Kalmışsa birkaç ısrar ölümle yarışacak Onların yardımıyla dünyamıza acıdım." Birkaç ısrar hatrına yazmam gerekenler var, bu. Soru, görüş ve önerileriniz için: fatmabayram@xyazar.com

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin