bu tarz benim - yarışma - yarışma programı - işte benim stilim - nur yerlitaş - ivana sert - uğurkan erez - kemal doğulu
bu tarz benim

Medya, her türden bilgiyi kişilere ve toplumlara aktaran; görsel, işitsel ve yazılı araçların tümünü içerir. Sosyal bir toplum içine doğan insanlar da günlük yaşantılarında iletişim kurarak anlaşırlar ve medya bu anlamda önemli bir rol oynar. İnsanlar medya sayesinde veya etkisinde bir şeyler görüp duyarak bilgiye ulaşır. Medya dediğimiz şey hayatın içindeki her şeyle ilgilendirilebilir. Örneğin; görsel sanatlar, tiyatro, televizyon programları, yarışmalar, haberler ve müzik gibi. Yani, insanı ilgilendiren her şey, medyayla da ilgilidir.

Görsel, yazılı ve işitsel araçlara sahip güçlü bir etken olan medya sayesinde, iletişim boyutlar arası bir hal almıştır. Çağımızın bize verdiği teknoloji ile birlikte de, dünyada olup biten her şeyi anında öğrenebiliyor ve yayabiliyoruz. Aslında, bu edindiğimiz bilginin güvenilirliğini azaltan ama aynı zamanda da bize medyanın gücünü gösteren bir oluşum. Özellikle görsel medya çok büyük bir etki alanına sahip. İnsanlar daha kolay ulaşılabilir olduğu için genellikle televizyonu bir haber alma, eğlenme, vakit geçirme aracı olarak görüyorlar. Şöyle de diyebilirim ki, medyanın görsel ayağı izleyici/dinleyici için büyük bir temel oluşturuyor.

Bilindiği üzere, medyanın yazılı kısmının en büyük bölümünü gazeteler oluşturuyordu; ama artık gazete tirajları gerçekleri yansıtmıyor ve insanlar gazeteleri tercih etmiyor. Bunun en büyük nedeni tabi ki, internet aracılığı ile bilgiye anında ulaşım. İnsanlar o an olan şeyi neden ertesi gün öğrenmek istesin ki? Böylece, zaman çağımızın en çabuk eskiyen kavramı haline geliyor. O an dünyada bir şeyler oluyor, yayılarak öğreniliyor ve ardında gerçekleşen şeylerle birlikte çabukça unutuluyor.

Medya hakkındaki kısa bilgi ve düşüncelerimden sonra, gelelim ülkemizdeki medya organlarına, onlardan nasıl etkilenildiğine ve verdikleri mesajların nasıl okunduğuna. Öncelikle, küresel bir sektör haline gelen medyanın, tüm dünyayı içine alan bir tekelleşme yolunda ilerleyişine değinmek istiyorum. Şöyle ki, neredeyse bütün insanlar aynı şeyleri izliyor, aynı şeylere gülüyor ve benzer konu içeriklerine ağlıyorlar. Bu yüzden de, binlerce dergi, gazete, televizyon programları ve yarışmalar olmasına karşın, medya ürünlerine genel olarak bakıldığında aynılaşmayı görmek mümkün oluyor. Farklı isimlere, farklı format ve kişilere sahip olmalarına rağmen, tüm medya organlarını ortak paydada birleştiren ekonomik temelli, kar amaçlı, kültürel, cinsiyetle ilgili, ailesel veya kişinin özel hayatıyla ilgili olan ve bunun gibi birçok konuya da değinen birtakım kavramlar var. Bu kavramlar, izleyicilerin farkında olarak veya olmayarak maruz bırakıldığı dayatmalar, reklamlar veya ideolojik etkileri içerirler. Ben de bu kolaylıkla görülebilen ya da gömülü olan kavramları görmek, bir ideoloji çerçevesinde yorumlayarak sizlere göstermek için Marksist ve Feminist kuramları kullanmak istedim. Bu iki kuramı seçmemin nedeni ise para (ekonomi-sınıf) ve kadın (cinsiyetçi-ayrımcı) kavramlarının medyada çokça yer alması ve ilgimi çekmesidir. Bu sebeple, benim de en etkili olduğunu düşündüğüm görsel medya araçlarından, içinde rekabetin bitmediği ve kadının hep ön planda olduğu, son günlerde de popülerliğiyle dikkat çeken bir televizyon yarışmasını seçtim: Bu Tarz Benim.

“Bu Tarz Benim” yarışması, çok izlenen ve bilinen bir kanalda hala gösterilmeye devam eden bir yarışma programı. Yarışma, format olarak 13 kadından oluşuyor ve süresi de 13 hafta. Bu sayıya elenerek gelinmiş, yani jüriler tarafından seçilmişler. Çoğu, ajanslara kayıtlı, modellik veya mankenlik yapan kadınlar. Yarışmanın işleyişinden de kısaca söz etmek gerekirse: Bu 13 kadın hafta içi her gün kendi belirledikleri bir konsepte göre giyinerek jüri karşısına çıkıyor, yorumlanıp puanlanıyor ve tarz olup olmadıklarını öğreniyorlar. Jüri ise iki kadın bir erkek olmak üzere toplam üç kişiden oluşuyor. Hafta içi yarışan kadınlardan, en çok puanı (yıldızı) alan iki kişi korunma altına alınıyor. Cumartesi geceleri ise eleme gecesi oluyor. Bu gecede jüri beş kişiden oluşuyor. Dördüncü kişi hafta içi koreografiye yardım eden kişi ve beşinci kişi ise her hafta farklı bir ünlü (şarkıcı/sanatçı) oluyor. Eleme Gecesi dedikleri şey her hafta farklı bir konseptle (80ler, 90lar, en beğendiğiniz şarkıcı olmak gibi) tam anlamıyla bir şova dönüşerek, evde televizyon izleyen kişilerin cumartesi geceleri eğlenceli kılınmaya çalışılıyor. Yine o gece de puanlama yapılıyor ve en az puan alan kişi ile yarışmacıların kendi aralarında seçtikleri (korunma altında ise adı söylenemez) kişi karşılaştırılıp, yine puanlama yapılarak, bir kişi eleniyor. Yarışmanın sonucunda da, haftalar geçirip son üçe kalan kişiler arasında final düzenleniyor ve birinci olan kişi 100 bin TL ödül alıyor.

Birincinin 100 bin TL ödül alacağı düşünüldüğünde, kadınlar arasındaki rekabetin ne denli fazla olduğu tahmin edilebiliyor. Her biri her gün yeni ve farklı kıyafetlerle jüri karşısına çıkmak zorunda, yani bunun için alışveriş de yapmak durumundalar. Kanalın herkese belli bir bütçe ayırdığını dile getirmişlerdi; ama yarışmanın sitesinde “neyi ne kadara aldı?” bölümüne bakıldığında herkesin farklı harcamalar yaptığını görebiliyoruz. Geliri farklı, çalışan veya öğrenci olan bu kişiler ortalama 18-30 yaş arasındalar ve hiçbiri yarışmada eşit koşullara sahip değil. Marksist kuram bağlamında baktığımızda, hem ekonomik hem de sınıfsal anlamda bir eşitsizlik olduğunu görebiliyoruz. Yarışmaya katılabilmek için aranan statüye uymak gerekiyor. Örneğin katılım formunda kıyafet için ayda ne kadar harcadığınıza dair bir soru var. Bu da harcamamızın gerekli olduğu hissini veriyor. Çoğunun da ajansa bağlı kişiler olduğunu varsayarsak, sıradan ve pahalı giyinmeyen birinin bu yarışmada ne şansı ne de yeri olabilir diye düşünüyorum.

Tarz olmanın parayla, şıklıkla ve aşırılıkla ilgisinin olmadığını söyleyen jüridekiler için şu soruyu sormak isterim: Asgari ücretle geçinen biri ya da aile fertleri, kıyafet için ne kadar para ayırabilirler ki? Buna ek olarak bir de ‘tarz olmak’ ihtiyaç duyulması gereken bir şey midir? Kimse her gün bir davete, organizasyona yahut bir açılışa gitmiyor. Tabi parayla alınmış şıklığını (şık ama jüriye göre tarz olmayan kişiler gibi) gösterenler dışında olan yarışmacılar da yok değil. Kıyafete ayda 10.000 TL harcadığını söyleyen birine karşılık, hep en ucuzu alıyorum diyen biri de vardı. Tabi ortalamaya göre mi ucuz yoksa kendine göre mi belirlemiş bu pek net değildi. Örneğin kadın jürilerden biri de “Ne var ki, ben de ucuz giyiniyorum bazen. 40 TL ‘ye kazak aldığım oluyor.” demişti. Hâlbuki halkın büyük bir kısmının en pahalıya aldığı kazak fiyatıdır bu. Bunu izleyen alt sınıf kişilerin kendilerini eksik ve bu durumda onlardan farklı bir dünyada yaşadığını hissetmesi durumu olasıdır.

Bu yüzden, farklılıkların gösterilerek iyi olanın pahalı olan olduğunun belirtildiğini düşünüyorum. Bu da alt sınıfın mücadele ederek, rekabet içindeki üst sınıf içine girmek istemesini doğurur. Ki bazı izleyiciler, üst sınıf olmasalar bile kendilerine yakın buldukları insanları desteklemeye hala devam ediyorlar. Bu da kendini yarışmaya kaptırmalarına neden olarak, belki de ileride ‘olmak istediği insan’ düşüncesini koşullara bağlı olarak pozitif veya negatif yönde değiştiriyor.

Başka bir açıdan incelediğimizde de, orada yarışmacı olan kadınların hepsi, belki kanalın zorlamasıyla belki de kendi hırslarıyla her gün tartışmalar içinde birbirlerini eleştiri yağmuruna tutuyorlar. Üstelik bu rekabet dolu ortamın, final gününe kadar sürdüğünü söyleyebilirim. Öyle ki, var oluşlarından gelen bazı özelliklerini dahi eleştirdiler. Örneğin, yarışmacı Ö. , yarışmacı A’nın boyunu kastederek “yarası var onun” dedi. Bir başka bölümde ise, yarışmacı A. , Ö’nün ayak parmaklarını çirkin bulduğunu dile getirdi. Bunun üzerine Ö. de ‘herkesin çok güzel özellikleri olmayabilir…” diyerek aslında ‘olması gereken kadın’ modelinin dışında bir şeye sahip olduğunu düşündü ve kendine yabancılaştı, kendini olduğu gibi kabul etmedi. Bu örnek, hem Marksist hem de feminist kuramla bağdaştırabileceğimiz bir örnek oldu; çünkü feminist kuram ‘ideal kadın’ tiplemesini eleştirir ve sıradan bir kadının asla olamayacağı, dergilerdeki gerçekten uzak kadınlar gibi olunmaya çalışılmasını yanlış bulur. Bu aslında, hiç kavuşulmayacak ‘mükemmel’ bir vücuda kavuşabileceklerinin olanaklı olduğuna inandırılarak ve insanları birtakım diyet, egzersiz ve ameliyatlara sürükleyerek sistemi devam ettirmek adına yapılan şeylerden sadece biridir.

İnsanlar para harcayarak ‘ideal kadın’ olabilirler; çünkü topluma göre kadın güzel ve çekici olmalıdır. Feminist teori bunun karşısında durur. Kadın olmak istediği gibi olabilmektir, bu kişisel bir karardır. Feminizme baktığımızda zaten kadın da erkek de toplumda eşit haklara, özgürlüklere ve olasılıklara sahip olmalıdır. Kadın veya erkeklerin nasıl görünmesi gerektiğine dair alt metinler içeren bu yarışma, bu teorinin odak konularından biri olan medya algısı için birçok örneğe yer veriyor. Kadın vücudu ön plana çıkarılarak, kadın bir meta (seks objesi) haline getiriliyor. Bu da kadını aşağılayan bir şeydir ve burada medyanın vermek istediği mesajı şöyle yorumluyorum ‘kadınlar böyle şeylerle uğraşsın, başka şeyler düşünmesin.’

Bunlara ek olarak, yarışmacıların ‘geleneklerine uygun kıyafetler’ üzerinden tartışmaları, programda çokça yer aldı. 13 haftadan fazla süren yayınlar içinde, neredeyse tüm yarışmacılar kendilerine gelen eleştiriler üzerine “Ben Adanalıyım, ben Trabzonluyum, ben göçmenim, ben L.A’ de yaşadım (vs.) o yüzden böyle giyinebilirim/giyinemem” gibi cevaplar verdiler. Bu da feminist teorinin, medyada var olan mesajların ‘gelenek’ kavramı kullanılarak meşrulaştırılmasına eleştirisine bir örnektir. Mesela, bir yarışmacı diğer bir yarışmacıya ‘çok açık giyiniyorsun, tarz olmak bu değil, benim kültürüme uymuyor böyle şeyler.’ demişti. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, kendisinin de eleştirdiği yarışmacı kadar açık (ona göre) giyindiğini gördüm. Aslında, yarışmanın formatı gereği birçoğu sponsorlar aracılığı ile giyiniyorlardı ve kısıtlı seçenekler vardı. Tabi ki yine de, sponsorların sundukları arasından kendi istedikleri elbiseleri seçerek jüri karşısına çıkıyorlardı. Bu sponsor olma/bulma durumları da, yarışmacılar arasında birbaşka rekabet yarattı; çünkü tarz olmak meselesi reklam olmak meselesine döndü. Böylece, izleyici de sponsorları merak ederek araştırıp bularak, tam da onların istediği şeyi yapmış oldular. Reklam yapan insanların potansiyel tüketicileri haline geldiler.

Yarışma için diğer bir gözlemim de, jürilerin yarışmacılara karşı tavır ve davranışları ile alakalı. Yarışma süresince, jüri olarak orada bulunan herkes yarışmacılara karşı kendi tecrübeleri ve hayat değerleri üzerinden, hep bir şeyler öğretmeye çabaladılar. Bunlardan en dikkat çekeni ise, jürilerden birinin yarışmacılardan birine ve o kişi üzerinden diğer yarışmacılara, hatta bu yolla da programı izleyen bütün herkese kendi düşünceleriyle ‘zarafet dersi’ vermiş olmasıydı. Programın internet sitesinde bulunan kısa videolar içinde “…’dan kızlara zarafet dersi” isimli videoda kadın jürilerden biri: “Şıklık zarafet, hepsi büyük bir ambalajdır yani… bir zarafetleri var, ben onları çok seviyorum, en azından mahalle kadınları gibi vıdı vıdı yapmıyorlar. Yani şıklık dendiği zaman, bir zarafet, kadın dendiği zaman sırf güzel elbise giyinmekle olunmuyor. İyi mücevher takmak, ayakkabı kıyafetle olunmuyor. Hal ve hareket, oturma, bardak tutma, ses tonu, konuşma, hepsi bunlar bir bütündür.” dedi. Görüldüğü üzere, programda kadınların nasıl bir dış görünüşe, davranışa ve tutuma bürünmeleri gerektiği, bu tip öğüt gibi söylemlerle aktarılıyor. Yani, herkesin farklı gelenekten geldiğine ve farklı olduklarına vurgu yapmalarına/yapılmasına karşın, aslında her kadının da aynı/benzer kadınlar olması üzerinden konuşuluyor. Jüri üyelerinin her birinin, profesyonel olduğu konumlar farklı ama yaptıkları yorumlar “belirlenmiş” veya “idealleştirilmiş” bir kadının olması gerektiğine dair yorumlar oluyor. Bir kişinin tarz olup olmadığını seçen kişilerin, birbirinden farklı düşünen ama aynı zamanda belli bir formatta bazı şeylere göre hareket eden insanlar olması gerektiğini düşününce, aslında programın televizyonda bize gösterilen tarafının sadece şov kısmı olduğunu, bunun arkasında yatan daha bir sürü mesajlar ve ideolojik söylemler olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç olarak da, görsel medya kullanılarak topluma gönderilen mesajların ne kadar önem arz ettiğini görüyoruz. İnsanların televizyon programlarına karşı büyük bir ilgileri var ve bu da yapımcılar tarafından kullanılıyor. Bu yaşadığımız kapitalist düzende reytingler ve reklam üzerinden kar etmek amaçlı programlar üretilerek, yayınlanarak sistem devam ettiriliyor. Hatta sisteme, alt metinleri görmeyerek ve hakkında hiçbir olumsuzluk düşünmeyerek eklemlenen bir sürü insan topluluğu var. Bu yüzden ben de bunu kendi üslubumla, marksist ve feminist pencereler açarak, popüler bir program üzerindeki gözlemlerimle, ‘Bu Tarz Benim’ programını yorumladım.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
5

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin