masumiyet karinesi
masumiyet karinesi

Ülkece zor günlerden geçiyoruz. En önemlisi sosyal ve siyasal bakımdan zor günlerden.

Yakın zamanda 15 Temmuz Darbesi olarak bilinen menfur bir saldırı yaşadık. Üzerinde yaşadığı topraklara ve kendi yurttaşlarına yabancılaşmış, kin gütmüş hainler bu halkın milli iradesine pranga vurmaya yeltendiler. Halkın direnmesi karşısında yenildiler. Fakat iç ve dış düşmanlarımızla bu mücadelemiz şüphesiz hem sosyal hem siyasal alanda bazı tutumlarımızı değiştirdi.

Memleket olarak topyekûn bir savaşta olduğumuz gerekçesiyle, “savaşta her şey mübahtır” lafı mücibince hareket ederek haricî ve dâhilî düşmanlarımızla mücadelemizde “hak ve adalet” ölçüsünü kenara ittik.

Örneği çok, ancak ben çok yakın bir zamanda tanık olduğumuz bir davadan bahsederek bu durumu somutlaştırmaya çalışacağım.

Bahis mevzûu edeceğim dava, kamuoyu olarak ilgiyle takip ettiğimiz “Büyükada Yargılamaları” veya “Büyükada Toplantısı” davası. Hani şu çok gizli ajanlık faaliyetleri içeren toplantı.

Süreci en başından konuşalım. 5 Temmuz 2017’de Büyükada’da yerli ve yabancı bir grup insan hakları aktivisti polis baskınıyla tutuklandı. Ne yazık ki, bizim memlekette bir grup insanın polisin âni bir baskını sonucu tutuklanması onların suçlu olduğuna delil sayılıyor. Bu sebeple, gazetelerimiz iştahla ve koca koca harflerle ilan ettiler “bir grup insan hakları aktivisti görünümlü casusun” gizli bir toplantı yaparken tutuklandıklarını.

-Yargı sürecinin sonunda meselenin bir ajanlık faaliyeti olmadığı anlaşılınca, o koca koca manşetlerden utanmak zorunda kaldıklarını da bir dipnot olarak düşeyim.-

Hatta, bu tezviratlar ne acıdır ki sadece gazetelerle sınırlı kalmadı. Keşke öyle olsaydı, öyle olsa birkaç gazetecinin edepsizliği der geçerdik. Ancak bu akıl ve iz’an dışı açıklamalar devlet ricali nezdinde de kabul gördü.

Hatta devlet ricalimiz tarafından bu toplantı “15 Temmuz’un devamı” olan bir ihanet hareketi olarak yorumlandı. Hatırlayalım, henüz yargılama aşaması yeni başlamıştı. Yani, ne yargılama bitmiş ne de sanıkların casus olduğuna hükmedilmişti. Zaten yargılama süreci bittiğinde sanıkların tümünün suçsuz ve bu iddialardan uzak oldukları anlaşılmıştı. Fakat ülkemizde yargı ve medya görev değişimi yapmış gibi, gazete manşetleri adeta savcı iddianamesine dönmüştü.

Devlet yöneticilerimiz, Büyükada soruşturmalarına dair sorulan sorulara ilişkin açıklamalar yaparken onların casus olduğunu söyledikten hemen sonra söz Demirtaş’ın tutukluluk durumuna gelince “Türkiye bir hukuk devletidir, hukuk gereğini yapar” demişlerdi. Halbuki, Büyükada sanıkları hakkındaki temelsiz beyanlar tam anlamıyla “hukuk garabetiydi“.

Anayasamızdan biliyoruz ki (md.138), “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yukarıda yer alan sınırlamalar kuvvetler ayrılığını korumak için gereklidir. Yasama organının yargıya direktif vermesi veya yürütmenin yargı üzerinde tahakküm kurması yetki devrine yol açacağından kuvvetler ayrılığını yok eder. Bu sebeple; yasamanın, yürütmenin ve yargının sadece kendi görev alanı içerisinde hareket etmesi kuvvetler ayrılığına sahip bir hukuk devleti için aslolandır.

Bir ülke düşünün ki “hukuk devleti” olmanın en temel ilkeleri unutuluyor. Hem de hukuku en iyi bilmesi ve ona en çok saygı göstermesi gereken kişiler tarafından, devlet ricali tarafından. Devlet adamları hukuka ne kadar saygı gösterirse, halk da o oranda saygı gösterir, riayet eder.

Anlaşılan devlet erkânı bu konuda çok yanlış yönlendirilmiş. Fakat kendilerinin de “masumiyet karinesi” gereği temkinli olması gerekirdi, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” sözü mucibince hareket etmeleri değil. Bu olay da geçmişte yaşanan birçok yargılama yanılgısı gibi, “masumiyet karinesi”nin hukuk devleti için ne derece hayati önem taşıdığını gözler önüne sermiştir.

Masumiyet Karinesi Nedir? Neden Önemlidir?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin 6’ncı maddesi 2’nci fıkrası gereğince, “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır”. Türkiye de bu sözleşmenin altına imza atarak bu ilkeye sadık kalacağının teminatını vermiştir.

Masumiyet karinesi bir hukuk devletinin olmazsa olmaz ilkesidir. Fakat ne yazık ki, “kişi suçu ispat olunana kadar masum muamelesi görür” ilkesi ülkemizde son yıllarda “kişi üzerinden suç isnadını temizleyene kadar suçlu muamelesi görür” şeklinde icra ediliyor.

Bu meseleler sadece hukukçuları ve hukukçu adaylarını değil, “kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana” mottosunu düstur edinen herkesi de ilgilendiriyor, ilgilendirmeli. Vatandaş hukukunu ne kadar iyi bilirse devletle ve toplumla ilişkisi o denli sağlıklı olacaktır.

Zira Allah da İsrâ Sûresi 35.Ayet’te “Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.” buyuruyor.

Âdil olmak insan onuruna yakışan değil midir?

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
192

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin