emily'nin mektubu
emily'nin mektubu

Emily’nin fikir mabedinin siftahı ufak bir düşünceyle açıldı. Zihin dünyasında oluşan düşünce zerresi, kendisinden aldığı hadsiz cüretkârlıkla büyüdü, olgunlaştı, arsızlaştı. Kendini tanıma ve sorgulamayla başlayan düşünceleri, gitgide, herkesi suçlayıcı şekilde hayatını sürdürmeye devam etti. En son raddede geldiği nokta, arsızlığının bir sınırı olmadığını gösteriyordu. Emily’nin kelimelerini kimse kabul etmek istemezdi. Kötü insanların, Emily’nin yurdundaki, utanmaz işgaline o kadar çok içerlemişti ki, iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın, ağzından salyalar akarcasına, insanlara kelimeler kusmaya başladı:

Formaliteden iyisiniz. İyi gibi gösteriyorsunuz kendinizi ama içten içe birbirinizi çekiştirip duruyorsunuz. Yanlışı savunup, doğruyu savunanlara küfürler yağdırıyorsunuz. Sırf kendi seçiminiz doğru çıkmayacak korkusuyla, mutlak adaleti istemediniz. Kendi yargı sisteminizden daha üst bir yargı sistemini her zaman reddetme yoluna gittiniz. Olası bir şekilde seçimleriniz, dolaylı olarak itibarınızı zedeleyecek korkusuyla hayatınızı tamamladınız. Mutlak adaletin tecelli edeceği o yüksek yargının sizden sonra tecelli etmesi pek umurunuzda değildi. Nasılsa sizin şahit olmayacağınız bir durum bu!

Her insan ömründe en az bir kez yaşantısıyla yargılanır. Bu mahkemede; içine düştüğü acıyı, uğradığı haksızlığı, ona yapılan yanlışları bir gram betimleyememiş, ufacık bir savunma belirtisi bile gösterememe acizliğine kapılan biriydi Emily. En sonunda da yargılayan insanlar tarafından haklı olsa da ona yanlış yapılsa da hem de o kimseye yanlış yapmamak için çabalamasına rağmen, haksızlığı yapan, acıyı hak eden, ona yapılan yanlışları hak etmiş birisi olarak dünyadan göç etti.

Emily’nin içindeki öfke kendisinden büyüktü. Onu bu hale getirenlere karşı duyduğu öfke, öldükten sonra da dinmeyecekti. Düzenli düzensiz biçimde yazılmış, çok da uzun olmayan bir mektup bırakarak, onu bu hale getirenlere duyduğu öfkesini yazılı hale getirerek, hiçbir zaman silinmemesi için dünyaya bırakacaktı.

Vakitsiz öldüm, hatta vakitsiz öldük. Zaten hiçbir zaman vakit tamken ölen görülmemiştir. Herkesin eksik kaldığı ve ne kadar yerse yesin aç kalacağı şeydir zaman. Üç lokma yiyeceğim yemeğimde bile heves bırakmadılar. Hevesimi kırdıktan sonra “Gülümse, mutlu ol!” dediler. Koca koca kişisel gelişim kitaplarının arasına beni attılar. Oysa bu noktaya gelmeme sebep olanlarda kendileriydi.

Yaşama küstürdükten sonra nispet yapar gibi, “Hayat çok güzel, yaşamayı bilmiyorsun. Çok düşünüyorsun, düşüne düşüne hayattan keyif alamaz hale gelmişsin.” dediler. Önce benim yerime seçim yaptılar. Hepsi masumdu, bu masumane hareketlerine çok büyük tepki vermemi anlamıyorlardı. Çok büyüttüğümü dile getiriyorlardı. Seçimlerinin beni daha kötü yaptığını gördüklerinde “Biz başka bir şey seçeceğini düşünemedik,” dediler. Tabii düşünemezsiniz! Siz kendiniz dışında kimin çıkarı için kafa yordunuz ki, bunu düşünecektiniz!

Ölü fikirlerinizin soğukluğu bedenimi titretti. Yasal acılara verdiğim illegal tepkilere takıldınız. Ölüm büyük şekilde tesir ediyordu, cılız zihinlere. Bir çınar kurudu, toprağında yürüyen karıncanın ayak sesleri ağacın yalnızlığına ortak oldu. Sizler bir karınca kadar düşünceli olamadınız! Tanrının verdiği ve bütün insanlığın toplandığı o son akşam yemeğinde herkes mutluydu. Bir daha toplanmak üzere herkesten söz alındı ama o günden bugüne bir daha toplanamadı insanlar.                                                  

EMILY

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
331

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin