evliya çelebi'nin gözünden kürtler
evliya çelebi'nin gözünden kürtler

Bu yazı Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde anlatılan Kürtlere ve yaşadıkları yerlere dair bütünlüklü ve eksiksiz bir çalışma olma iddiasından çok, konunun genel hatlarına değinen ve bu konuda bazı örnekler veren bir çalışma olma iddiasındadır. Seyahatname’deki bilgilerin tamamının toplanıp bir çalışma haline getirilmesi bu yazının kapsamını fazlasıyla aşacaktır, böyle bir çalışma ancak müstakil bir kitap olabilir ki bu da birkaç cildi bulur.

Yazının uzun ve sıkıcı olmaması için birçok bilgiyi kenarda bıraktım. Kürtlere ve Kürt tarihine dair Seyahatname’de yer alan birçok noktayı es geçtim. Dolayısıyla bu yazıyı, ancak konuya ilgi uyandırıcı ve misaller verici bir çalışma ve kaynak olarak görmek gerekir.

Evliya Çelebi’ye ve Seyahatname’sine Genel Bir Bakış

Evliya Çelebi, 25 Mart 1611’de Unkapanı’nda dünyaya gelen dünyaca meşhur Türk bir seyyahtır. Hayatı hakkında bilinenleri kendi yazdığı Seyahatname’den öğreniyoruz.

Zengin bir aileden gelmedir ve Enderun’da eğitim görmüştür. Hâfız-ı Kur’ân olup zamanının geçerli dillerini öğrenmiştir ve mûsiki eğitimi gibi çok çeşitli eğitimler de almıştır. Hiç evlenmemiştir ve hayatını gezip görmeye adamıştır. Halil İnalcık kendisini “padişahın seyyah bir nedimi ve gezgin bir musahibi” olarak tanıtır. Babası çeşitli seferlere katılmış bir devlet görevlisidir ve muhtemelen babasından ve onun çevresinden duyduğu seyahat anıları kendisinde dünyayı gezip görmeye dair bir heves uyandırmıştır. Yine de kendisi seyahat macerasının başlamasına vesile olan şeyin, 1930 gecesinde gördüğü bir rüya olduğunu söyler. Bu rüyaya göre Evliya Çelebi rüyasında kalabalık bir cemaatle birlikte Hz. Peygamber’i görür ve elini öpmek için uzanırken heyecandan “Şefaat ya Resulallah” diyeceği yerde “Seyahat ya Resulallah” der. Bunu gören Hz. Peygamber de tebessüm ederek ona seyahati, şefaati ve ziyareti müjdedeler ve o sırada cemaatte bulunan sahabe Sa’d bin Ebû Vakkas da gördüklerini yazmasını tavsiye eder.

Ve böylece Evliya Çelebi’nin 51 yıllık gezi hayatı önce doğup büyüdüğü İstanbul’u gezip yazması ile başlar. Ardından çeşitli tanıdıkları vasıtasıyla, onlara resmî görevlerinde eşlik ederek başka memleketleri de görme fırsatını elde eder. Bunların en önemlisi anne tarafından akrabası olan Melek Ahmed Paşa’dır. Onun vasıtasıyla birçok şehri seneler boyunca gezme fırsatını elde etmiştir ve yine onun vasıtasıyla siyasetin ve diplomasinin göbeğinde olmuş, gözlemler yapmış, seferlere katılmıştır.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinin 4 ve 5. ciltlerini ekseriyetle bugün “Doğu Anadolu” olarak adlandırılan yere ayırmıştır ve burada Kürtlerden ayrıntılı olarak bahsetmiştir. Seyahatname’sinin başka ciltlerinde de Kürtlerden bahsetmiştir fakat bunlar 4 ve 5. ciltler kadar çok değildir.

Evliya Çelebi bu bölgeleri anlatırken kendisinden önceki başka müellifler gibi “Kürdistân” veya “Diyâr-ı Kürdistân” isimlerini kullanmıştır. Kürdistân’daki hükümetlerden ve siyasi birimlerden bahsederken “Kürdistân ümeraları”, “Ekrâd beğleri”, “Ekrâd pâdişâhları” gibi isimler kullanarak buradaki Kürt yöneticilerine padişah nazarıyla baktığını açık etmiştir.

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde anlattığı bazı olaylar ve verdiği bazı bilgiler bugün bakıldığında abartılı gibi görünse de aslında çok kıymetlidir ki o günün insanının muhayyilesi ve malumatı hakkında bilgiler verir ve Seyahatname’sini daha ilginç bir hale getirir. Seyahatname, yerel dilbilim ve folklör açısından da çok kıymetlidir. Zira seyyah, gezip gördüğü yerdeki halkın konuşmalarını, atasözlerini, giyimlerini, çocuklarının oyunlarını hep not etmiştir.

Seyahatname’nin 4. Cildinden Bazı Alıntılar ve Notlar

Bu kısımda Evliya Çelebi’nin Kürtlere ve Kürdistan’a dair sosyal, siyasal ve tarihî gözlemleri kısa notlarla anlatılacaktır.

Kürtlerin ve Kürtçenin Kökeni

Müverrih Mıkdısî kavli üzre ba‘de’t-tûfân-ı Nûh, imar olan şehr-i Cûdî’dir, andan kal‘a-i Sincâr’dır, andan bu kal‘a-i Mefârikîn’dir ammâ şehr-i Cûdî sâhibi Hazret-i Nûh ümmetinden Melik Kürdim altı yüz sene mu‘ammer olup Kürdistân diyârların geşt [ü] güzâr ederek bu Mefârikîn’e gelüp âb u hevâsından hazz edüp bu zemînde sâkin olup evlâd [u] ensâbı gâyet [219a] çok olup lisân-ı İbrî’den indiyyât bir gayrı lisân-ı Turrehât peydâ etdi kim ne İbrî’dir, ne Arabî ve ne Pârisî ve ne lisân-ı Derî’dir ve lisân-ı Pehlevî’dir, ana hâlâ lisân-ı Kürdim derler. Bu diyâr-ı Mefârikîn’de peydâ olup hâlâ diyâr-ı Kürdistân’da isti‘mâl olunan lisân-ı Kürd Hazret-i Nûh ümmetinden Melik Kürdim’den kalmışdır, ammâ vilâyet-i Kürdistân dağistân u sengistân bilâd-ı bî-pâyân olmağile on iki gûne lisân-ı Ekrâd vardır kim birbirlerine elfâzları ve lehce-i mahsûsaları muğâyirdir kim niçesi birbirlerinin kelimâtların tercümân ile anlarlar.

Ermenî tarihçi Mığdısî’nin dediğine göre, Nuh tufanından sonra imar olan ilk şehir Cudi şehridir. Bundan sonra da Mefârikin Kalesi’dir. Ama Cudi Şehri sahibi Hazret-i Nuh ümmetinden Melik Kürdim 600 sene yaşayıp Kürdistân diyarlarını gezip dolaşarak bu Mefârikin’e gelince suyu ve havasından hoşlanıp bu yere yerleşmiştir. Burada çoluğu çocuğu çok olup İbrî dilinden kendine göre ayrı başka bir dil peyda etti ki ne İbrî’dir ne Arapça, ne Farsça, ne Derî dilidir ve Pehlevî dilidir ona hâlâ Kürdim dili derler. Bu Mefârikin diyarında ortaya çıkıp da hâlâ Kürdistân diyarında konuşulan Kürt dili Hazret-i Nuh ümmetinden Melik Kürdim’den kalmıştır ama Kürdistân illeri dağlık, taşlık ve uçsuz bucaksız ovalardan oluştuğundan 12 çeşit Kürt dili vardır. Bunların hepsinin kelimeleri ve özel lehçeleri farklıdır ve çoğu birbirlerini tercüman ile anlarlar.

Kürdistân’ın Sınırları

Memâlik-i azîmdir, bir ucu cânib-i şimâlde diyâr-ı Erzurûm’dan diyâr-ı Van’dan diyâr-ı Hakkarî ve Cizre ve İmâdiyye ve Musul ve Şehrezûl ve Harîr ve Ardalân ve Bağdâd ve Derne ve Derteng ve ta Basra’ya varınca yetmiş konak yer Kürdistân u sengistân add olunur kim Irâk-ı Arab ile Âl-i Osmân mâbeyninde bu kûh-ı bülendler içre altı bin aded aşâ’ir ü kabâ’il-i Ekrâd sedd-i sedîd olmasa kavm-i Acem diyâr-ı Rûm’a istîlâ etmeleri emr-i sehl idi. 

Büyük memlekettir, bir ucu Erzurum diyarından Van diyarına, Hakkâri diyarı, Cizre, İmâdiye, Musul, Şehrezûl, Harir, Ardalân, Bağdad, Derne, Derteng ve ta Basra’ya varıncaya kadar 70 konak yer Kürdistân dağları sayılır. Irak-ı Arab ile Osmanoğlu arasında bu yüksek dağlar içinde 6.000 adet Kürt aşiret ve kabileleri sağlam bir engel olmasa Acem kavminin Anadolu’ya istila etmeleri çok kolay olurdu.

(Aynı durumu Seyahatname’sinin 10. cildinde de “…Ve Al-i Osman ile Acem mabeyninde bu Kürdistan Seddi olmasa Al-i Osman huzur edemezdi. Acem, hasm-ı kavi, şeciu fetadır…” diyerek belirtmiş ve Acem kavminin Osmanlı için nasıl bir düşman olarak görüldüğünü ve bu sebeple Şafii-Sünnî Kürtlerin dostluğunun Osmanlı siyaseti için ne kadar değerli olduğunu açık etmiştir.)

İnşâallah mahalliyle altı bin aded mîr-i aşâ’irleri dahi tahrîr etmeğe destime hâme-i cevâhir-gûyâmı almışım, ammâ bu Kürdistân’ın arzı tûlu gibi vâsi‘ değildir. Cânib-i şarkîsinde Acem hudûdunda Harîr ve Ardalân’dan hâk-i Şâm ve hâk-i Irâk-ı Arab ki hâk-i Haleb’dir, ol hâk-i pâkeyne varınca Kürdistân’ın arzı yigirmi ve yigirmi beş konak ve ednâsı on beş konak yerlerdir. Ammâ bu kadar ülkeler içre beş kerre yüz bin tüfeng-endâz ümmet-i Muhammed Şâfi‘îyyü’l-mezheb vardır. Ve cümle yedi yüz yetmiş altı pâre kal‘a add olunur kim cümle imârdır. İnşâallah kılâ‘ları dahi mahalleriyle tavsîf olunur.

İnkırâzu’d-devrân Âl-i Osmân ile şâh-ı Acem mâbeyninde memâlik-i Kürdistân mü’ebbed ola, âmîn,yâ Mu‘în.

İnşaallah yeri geldiğinde 6.000 adet aşiret beylerini de yazmaya cevher saçan kalemimi elime almışım. Ancak bu Kürtlerin yayıldığı bölgenin derinliği uzunluğu kadar geniş değildir. Doğu tarafında Acem sınırında Harir ve Ardalân’dan Şam toprağına ve Irak-ı Arab toprağı ki Haleb toprağıdır, o iki temiz toprağa kadar genişliği 20-25 konak ve daha azı 15 konak yerlerdir. Ama bu kadar ülkeler içinde beş kere yüz bin (500.000) tüfengatar Şafii mezhepli ümmet-i Muhammed vardır. Ve tamamı 776 adet kale sayılır ki hepsi mamurdur. İnşaallah kaleleri de yeri geldiğince anlatılır.

Osmanoğlu ile Acem Şâhı arasında Kürdistân memleketleri sonsuza kadar var ola, âmîn, yâ Mu’în.

Bu tahrîr olunan sevâd-ı mu‘azzam olmağile elsine-i muhtelifeleri vardır. Lisân-ı Zaza ve lisân-ı Lulu ve lisân-ı Celve-yi Hakkarî ve lisân-ı Avnikî ve lisân-ı Mahmûdî ve Şirvanî ve Cizrî ve Pisanî ve Sincârî ve Harîrî ve Ardalânî ve Sûrânî ve Haltî ve Celvanî ve İmâdî ve lisân-ı Rujikî vardır, ammâ lisân-ı kadîm Arabî ve Fârisî ve Derî’dir.

Bu yazılan büyük bir bölge olduğundan çeşitli dilleri vardır. Zaza dili, Lulu dili, Hakkâri Cülosu dili, Avnikî dili, Mahmudî dili, Şirvanî dili, Cizrevî dili, Pesanî dili, Sincarî dili, Hariri dili, Ardalânî dili, Sûranî dili, Halitî dili, Cekvani dili, İmadî dili, Rojikî dili vardır.

Sivas’a Dair

Menzil-i kal‘a-i şehr-i Behcet-i rüsûm taht-ı kadîm ân merz-i bum, ya‘nî kal‘a-i dârü’l-alâ-i nâs köhne-âbâd-ı şehr-i Sivas 

Bu şehr-i dilâvîzi ibtidâ binâ eden Hazret-i Zekeriyyâ asrında Kayseriyye’yi binâ eden Erces oğullarından Ermen-Kayser Sivas binâ etdi. Ammâ Ermenî tevârîhlerinde bu Sivas’ı binâ eden Sivas-ı Asvas’a Keyûmers derler, Sivas’ı Geyumers yapdı derler. Bir kavllerinde Sivas’ı Dahhâk-i mârî yapdı derler. Timur harâb etdiği gibi Dahhâk-i mârî asrında demirci Gâve Dahhâk’ı katl edüp Sivas’ı harâb etdi, derler. Hakkâ ki Gâve-i âhenger Timur-ı bî-nûr gibi sâhib-i hurûc idi. Hâlâ Sivas’ın harâbistânı âbâdânistânından çokdur. Timur harâb idelden beri kal‘a-i Sivas münhedim olmuş yatar.

Şehri ilk kuran kişinin Hz. Zekeriya zamanında Kayseri’yi kuran Ermen Kayser Sivas olduğunu anlatıyor. Ermeni tarihçilerin ise şehri Keyûmers’in bina ettiğini söylediklerini aktarıyor. Ve Kürtlerin nevruz kutlamalarında andıkları bir eski İranî efsane karakteri Demirci Kawa’dan ( Demirci Gâve) ve efsaneye göre onun katlettiği Dahhâk’tan bahsediyor. Bazı tarihçilere göre Sivas’ı Dahhâk’ın kurduğunu ve Demirci Kawa’nın onu harap ettiğini aktarıyor.

Êzidî Kürtlere Dair

Sitâyiş-i mahbûb û mahbûbe ve gayrı mahsûlât-ı kûh-ı Saçlı

Ve soğanı ve cacıhlı peyniri bu kavm dâ’imâ koynunda gezdirirler. Bir âdem bu kavmin önünde bir baş soğanı yumruk ile ezse ol âdemin başın ezüp katl ederler. Ve bir acîb ü garîb dahi oldur kim bu âdemler mürd olsa eğer mün‘im ise ol âdemi soğan suyuyla gasl edüp maşadına niçe kelle soğan korlar. Hele her mürdelerinin lâşe-i murdârlarının kefenine kelb tüğü koyup maşadlarına defn ederler. Niçe kerre esîrlerinden su‘âl etdim, sıhhati üzre haber vermeyüp “Pıvaz hoşest” derlerdi. Ya‘nî “Soğan iyidir”, derler. Hakîkatü’l-hâl meşhûr meseldir kim bir Kürde su‘âl etmişler. “Sen pâdişâh olsan ne yerdin”, demişler. “Soğan cücüğü yerdim”, demiş. Hakkâ ki Kürdler soğanı sevip “Pıvaz hûb hûb” derler.

Saçlı Dağı’nın güzel erkek ve kadınları ile diğer mahsulatı

Ve soğanı ve cacıhlı [otlu] peyniri bu kavim daima koynunda gezdirirler. Bir adam bu kavmin önünde bir baş soğanı yumruk ile ezse o adamın başını ezip öldürürler. Ve bir tuhaflık ve acayiplik de odur ki bu adamlar öldüğünde eğer ölen zengin ise o adamı soğan suyuyla yıkayıp maşadlarına [mezarına] nice kelle soğan korlar. Hele her ölülerinin pis leşlerinin kefenine köpek tüyü koyup maşadlarına gömerler. Defalarca esirlerinden sordum, doğru söylemeyip “pîvaz hoşest’ derlerdi. Yani ‘Soğan iyidir’, derler. Sözün gerçeği meşhur deyiştir ki bir Kürde sormuşlar. ‘Sen padişah olsan ne yerdin’, demişler. ‘Soğan cücüğü yerdim’, demiş. Gerçekten de Kürtler soğam sevip ‘Pîvaz hûb hûb’ derler.

(Evliya Çelebi bu kısımda Êzidî Kürtlerden bahsederken onları “Saçlı” olarak adlandırıyor ki muhtemelen bu bugün de olduğu gibi Êzidî erkeklerinin saçlarını uzatmasından dolayıdır. Ve Çelebi Şafii Kürtler hakkında ne kadar olumlu konuşuyorsa Êzidî Kürtler için de bir o kadar olumsuz konuşmaktadır. Ayrıca Kürtlerin siyah köpeklere karşı duyduğu saygıyı da nakletmiştir ki bunu aynı yıllarda bu coğrafyadan geçen başka seyyahlar da söylemiştir. Çelebi Kürtlerin soğan sevgisini de hem gözlemleriyle hem de duyduğu bir fıkrayla anlatmıştır ki bu bugün bile böyledir.)

Kürt Cami ve Medreselerine Dair

Memdûh-ı meşhûr olan cevâmi‘ler bunlardır. Garâbet bunda kim bu câmi‘lerin cümlesi Acem haliçeleriyle ve Isfahân keçeleriyle döşenüp câmi‘in bir tarafında bir azîm sobası vardır. Cânib-i vakfdan mütevellîleri sobalara âteş edüp câmi‘ kapuların ve revzenlerin keçeleyüp cümle câmi‘ler vakt-i şitâda hammâm gibi olup cemî‘i cemâ‘at mübâhase-i ilm edüp tekmîl-i fünûn ederler ve âbdestleri kârcığan taşra çıkup âb-ı hayâtdan nişân verir ıssı suları var. Bunları dahi mütevellîsi ıssı eder. Râhat üzre andan âbdest alup yine câmi‘e girerler.

Meşhur ve övulecek camileri bunlardır. Gariplik bunda ki bu camilerin tamamı Acem haliçeleriyle ve Isfahan keçeleriyle döşenip camiin bir tarafında bir büyük sobası vardır. Vakıf tarafından mütevellileri sobaları yakarlar, cami kapılarını ve pencerelerini keçelerler. Butun camiler kış günlerinde hamam gibi olup bütün cemaat çeşitli konulan tartışıp bilgilerini artırırlar. Abdestleri sıkıştığında dışarı çıkarlar, abıhayattan nişan verir sıcak suları var. Bunları da mütevellisi ısıtır. Rahatlıkla ondan abdest alıp yine camiye girerler.

Niçeleri ders kırâ’at etmeden fâriğ olup câmi‘in bir köşesinde hasmıyla sad-renc-i şatranç oynarlar. Mezheb-i Şâfi‘îde mübâhdır ve dahi akliyyâtdır deyü sad-rencbâzlık ve birbirlerine dilnüvâzlık ederler. Şatrancdan fâriğ olup yine derse meşgûl olurlar. Ammâ bir kerre câmi‘ içinde sadrenc oynaşırlarken Ekrâd kavminin kabı dar olmağile birbirleriyle “kışo mışo” derken giryân giryân olup birbirlerini hançer ile câmi‘de pâre pâre edüp merhûm oldukları meşhûrdur. Ol zamân men‘ etmişler ammâ yine ba‘zıları câmi‘de şatranç-ı Leclâc oynarlar. Hâlâ cemî‘i ulemâ-yı Ekrâd ve şeyhülislâmları dahi elbette hançer ile gezerler. Zîrâ sağîr ü kebîri fetâsı ve pîri şecî‘ ü bahâdırlardır ve gâyet musallîlerdir kim niçe bin âdemleri aslâ câmi‘den çıkmazlar.

Niceleri ders okumaktan vazgeçip camiin bir köşesinde rakibiyle satranç oynarlar. Şafii mezhebinde mübahtır ve dahi akıl oyunudur diye birbirlerini zorlarlar ve birbirlerine takılırlar. Satrançtan vazgeçip yine dersle meşgul olurlar. Ama bir kere cami içinde sadranç oynaşırlarken Kürt kavminin kabı dar olduğundan birbirleriyle “kişo mişo” derken yaka paça olup birbirlerini hançer ile camide parça parça edip öldükleri meşhurdur. O zaman yasaklamışlar ama yine bazıları camide Leclâc satrancı oynarlar. Hala bütün Kürt alimleri ve muftüleri de elbette hançer ile gezerler. Zira küçüğü büyüğü, genci ve yaşlısı cesurlardır ve gayet musallilerdir (namazlıdırlar) ki binlerce adamları asla camiden çıkmazlar.

(Çelebi, burada hem Kürtlerin satranç merakını hem çabuk sinirlenen mizaçlarını anlatmıştır ki bugün de Kürt yaşlıları çok iyi satranç oynarlar. Ayrıca eskiden bütün Kürt büyüklerinin kuşaklarında Kürt işi hançer taşıdıkları malumdur.)

Malatya’ya Dair

Sebeb-i tesmiyye-i şehr-i kadîm Malatıyye: Lisân-ı Acem’de Aspuzan derler, efvâh-ı Türkman’da Malatya derler, lisân-ı Ekrâd’da Marâtıya derler. Lisân-ı Arab’da Maltiyye derler. Zîrâ kayâsıralar asrında bu Malatıyye Ermenîleri evlâd-ı Arab’a ihânet edüp üsârâları müte’ezzî etdiklerinden Maltiyye derlerdi. Lisân-ı Yunan’da Rukbe derlerdi. Anınçün beyne’l-müverrihân-ı Rûm bu şehre Dâr-ı Rukbe derler.

Eski şehir Malatya’nın isimlendirilmesinin sebebi: Acem dilinde Aspuzan derler, Türkmenler Malatya derler, Kürtler de Maratıya derler. Arapça’da Maltiyye derler. Zira kayserler zamanında bu Malatya Ermenileri Araplara ihanet edip esirlerine işkence ettiklerinden Maltiyye derlerdi. Yunan dilinde Rukbe derlerdi. Onun için Rum tarihçileri arasında bu şehre Dar-ı Rukbe (Rukbe Yurdu) derler.

Kürdistân ve Türkmanistân vilâyeti olmağile bu hâkimler hükûmet edüp mâl-ı pâdişâhî tahsîl edüp adl [u] adâlet ederler.

Kürdistan ve Türkmenistan vilayeti olduğundan bu hakimler yönetimde bulunarak huzuru sağlayıp padişah malını toplayarak adaletle hükmederler.

Der-sitâyiş-i mahbûb u mahbûbe-i cihân: Âb u hevâsı hûb ve cüvânânları mahbûb u sâhib cemâl ve sâhib-i ân u latîfü’l-itidâl mahbûbları olur ammâ kûhistân-ı Kürdistân olmağile dilberânları meşhûr değildir ve Ekrâd nesli olmağile on seneye bâliğler iken güzeşte olur.

Kadın erkek genclerinin anlatılması: Suyu ve havası hoş, gençleri sevimli, güzel yüzlü, hoş görünüşlülerdir. Ama dağlık Kürt bölgesi olduğundan dilberleri meşhur değildir ve Kürt nesli olduğundan on seneye ulaştıklarında geçkin (gecmiş) olurlar.

Der-beyân-ı ulemâ-yı ebdân-ı hâzıkân: Gerçi Türkmanistân ve Kürdistân şehridir ammâ abâ vü ecdâdlarından istimâ‘ etdükleri edviye-i mücerrebler ile devâ eder hâzıkları var kim diyâr-ı Alman u Karaman’da eyle üstâd yokdur.

Beden ilmi usta bilginleri : Gerci Türkmen ve Kürt şehridir ama baba ve atalarından duydukları denenmiş ilaçlar ile dertlere çare bulur ustaları vardır. Alman ve Karaman diyarında öyle üstad yoktur.

Lehce-i mahsûs-ı Kürdistân: Ahâlîsinin lisânları Kürd ve Türk lisânı üzre tekellüm ederler, ammâ ba‘zı ıstılâhlarında niçe gûne kelâmları var. Meselâ; “hele met safâyı getir”, ya‘nî “elbette bardağı getir”, “hemesi pozandadır”, “cümlesi bâğdadır” demekdir.

Bölgenin özel dili: Halkı Kürtçe ve Türkçe konuşurlar, ama bazı kendilerine özgü kelimeleri vardır. Örnek; “hele met sağâyı getir”, yani “elbette bardağı getir”, “hemesi pozandadır”, “hepsi bağdadır” demektir.

Bitlis’e Dair

Mâ‘adâ büyûtlar bâğ u bâğçesiyle cümle dere ve depeler üzre nümâyişli bir şehr-i ma‘mûrdur kim bu şehr-i Bitlîs Kürdistân diyârının âb-ı rûyı ve bâğ-ı İremidir.

Diğer evler bağ ve bahçesiyle tamamen dereler ve tepeler üzere gösterişli mamur bir şehirdir ki bu Bitlis Şehri, Kürdistan diyarının yüz suyu ve İrem Bağı’dır.

Der-ayân-ı cerrâhân-ı fassâlân: Cümle kırk elli aded cerrâhlar vardır, ammâ cümleden müsellem yine hândır kim ol şehrin mecrûh mürdelerine cândır. Bu Kürdistân şehri olmağile harra vara runiti diyerek birbiriyle şeb [u] rûz ceng [ü] cidâl mukarrer olduğundan herkes cerrâhdır, ammâ Menteş Bölükbaşı ve Usta Haydar ve Beşâret oğlu ve Safîkulu ve Seyf Alî, bunlar cihân-ârâ üstâdlardır.

Usta cerrahların anlatılması: Burada 40-50 adet cerrahlar vardır, ama hepsinden usta yine hândır ki(Bitlis hânını kastediyor.) o şehrin yaralı ölülerine candır. Bu Kürt şehri olduğundan “harre verre runiti” diyerek birbiriyle gece gündüz kavga ve cenk eksik olmaz, bu yüzden herkes cerrahtır. Ame Menteş Bölükbaşı, Usta Haydar, Beşaretoğlu, Safikulu ve Seyf Ali, bunlar çok ünlü üstadlardır.

(Seyyah, burada şehrin cerrahlarının çok olmasını şehirde kavga gürültünün fazla olmasına bağlamaktadır.)

Bitlîs {hânı üzre sefer olunmasın asl [u] fer‘in beyân eder}
İrâdallahu şey’en heyte esbâbehû

Hemân ol gün paşa alâ tarîkı’s-seyr Van’ın içkal‘asında Yeniçeri Ağası Abdî Ağa ziyâfete varup anda cemî‘i Van ağaları ve cümle Ekrâd beğleri ile müşâvere olup cümle a‘yân-ı Van ve cümle ümerâ-yı Kürdistân hân-ı âlîşândan şikâyet edüp, “Ber-vâcibü’l-izâle Mülhid ü Şî‘î ve Hurûfî ve Cebrî ve Kaderî-mezheb fâsık ü fâcir velev sallî ve sehhâr ü müneccim ve kallâb u kezzâbdır kim kırk seneden berü anın katli geçmişdi.” deyü bu kavm-i gaddâr hân-ı bî-haberin hakkına ol kadar hümeze ve lümezelik etdiler kim öte tarafa geçdiler.

Bitlis hânı üzerine sefer olunmasının aslını bildirir.

Hemen o gün paşa dolaşarak Van’ın iç kalesinde Yeniçeri Ağası Abdi Ağa’nın ziyafetine varıp orada bütün Van ağaları ve bütün Kürt beyleri ile görüşüldü. Bütün Van ileri gelenleri ve Kürdistan beyleri şanı yüce handan şikayet edip, “Bir ortadan kaldırılması gereken dinsiz, Şii, Hurufi ve Cebri ve Kaderi mezhebli sapık, luti, sihirbaz, falcı, düzenbaz ve yalancıdır ki kırk seneden beri onun katli gecmişti.” diye bu gaddar topluluğu habersiz hanın hakkında o kadar uydurma sozler ve iftira ettiler ki öte tarafa geçtiler.

(Görülüyor ki, Bitlis hânı Abdal Hân’dan bahsederken “hân-ı âlîşân” diyerek onu Kürdistân mîrlerinin içinde ayrı bir yere koyuyor.)

Der-beyân-ı lehce-i mahsûs-ı ıstılâhât-ı Ekrâd-ı kavm-i Ruzikiyân

Gerçi bunlar güzîde Ekrâd-ı atîklerdir ammâ bu kavmin mâbeynlerinde bir gûne fesâhat ü belâğat üzre nâzikâne tekellüm olunur ındiyyât elfâz-ı dürer-bârları vardır, anı gayrı diyâr Ekrâdları fehm idemez ammâ bunlar on iki lisân-ı Ekrâd’ı fasîh ü belîğ bilürler.

Rojikiyan kavmi Kürtlerinin özel lehçelerini beyan eder:

Gerçi bunlar seçkin eski Kürtlerdir ama bu kavmin aralarında bir çeşit fesahat ve belağat üzre nazikçe konuşulur kendilerine mahsus kelimeleri vardır, onu başka diyar Kürtleri anlamazlar. Bunlar 12 Kürt lehçesini fasih ve beliğ bilirler.

(Rojkî Kürtleri Bitlis’e yüzyıllarca hâkim olan Kürt aşiretidir. Bitlis’in hânı Şerafeddin Hân meşhur tarih kitabı Şerefnâme’de, Bitlis kalesinin her taşında Rojkî Kürtlerinin kanının olduğunu yazar.)

Diyarbakır’a Dair

Evsâf-ı imâret-i cevâmi‘hâ-yı şehr-i kadîm Diyârbekir 

    hafazahuIllahu min âfati’l-mekr

Evvelâ tâ vasat-ı şehirde ma‘bedgâh-ı kadîm ve câmi‘-i azîm âb-ı rûy-ı Diyârbekir ya‘nî Câmi‘-i Kebir. Eğer müverrih-i Rûm ve ger ukalâ-ı dûrbîn-i zevî’l-mefhûm cümlesi müttefiklerdir kim bu ibâdetgâh-ı atîk tâ Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmun zamân-ı sa‘âdetlerinde binâ olunmuşdur. Harem amûdlarının sağ tarafında bir amûd-ı beyâz üzre İbrî lisâniyle târîhi vardır. Her divel destinde bu kal‘a oldukça bu binâ-yı kadîm ibâdethâneden gayrı bir şey olmamıştır. Hâlâ eyle rûhâniyyet var kim bir musallî rek‘ateyn ibâdet etse kabûl olduğuna âdemün kalbi şehâdet eder. Gûyâ Haleb’ün Ulu câmi‘i ve Şâm’un câmi‘-i Ümeyyesi ve Kuds-i şerîfün Mescid-i Aksâsı ve Mısr’un câmi‘-i Ezher’i ve İslâmbol’un Ayasofya-i kebîri gibi müstecâbü’d-da‘ve bir câmi‘-i Diyârbekir’dir. Ve kenîseden vely olduğuna eser-i binâlarında niçe bin şâhid-i âdil vardır. Zîrâ minâresi çâr-kûşedir. Deyr-i kadîm iken nâkûshâne imiş. Ve mihrâbı ve minberi tarz-ı kadîmdir. Derûn-ı câmi‘ âvîzeler ve kanâdîller ile müzeyyendir. Ve cümle sağîr ü kebîr gûnâ-gûn üçer kat amûdlar biri biri üzre vaz‘ olunmuşdur. Ve derûn-ı câmi‘de bir câmi‘ dahi Şâfi‘î câmi‘dir. Cümle Şâfi‘î mezhebinde olanlar bunda ibâdet ederler. Ve bu câmi‘ün dört kapusu vardır. Kıble kapusundan mihrâba varınca (—) adımdır. Yemîn ü yesârına varınca tûlu (—) adımdır. Bu câmi‘ içre şeb [ü] rûz cemâ‘atden hâlî olmayup yetmiş seksen yerde gûnâ-gûn ulûm görülür. Ve niçe yerinde sâhib-i sülûk olan kimesneler erba‘îne girüp tevhîd [ü] tezkîre meşgûllerdir.

Kadim şehir Diyarbakır’ın camilerinin anlatılması.

Allah âfetlerden korusun. Birincisi ta şehrin ortasında eski ibadet yeri ve büyük cami, Diyarbakır’ın yuz suyu yani Cami-i Kebir: Hem Rum tarihçileri ve hem uzağı gorebilen akıl sahiplerinin tamamı bu eski ibadet yerinin ta Hazret-i Musa aleyhisselâmm kutlu zamanlarında yapıldığında görüş birliğindedirler. Avlu sütunarının sağ tarafında beyaz bir sütun uzerinde İbranice tarihi vardır. Her devlet elinde bu kale oldukca, bu eski yapı ibadet yerinden başka bir şey olmamıştır. Hala öyle ruhaniyet var ki bir musalli (namaz kılan) iki rekat namaz kılsa kabul olduğuna insanın kalbi tanıklık eder. Sanki Haleb’in Ulu Camii, Şam’ın Ümeyye Camii, Kudüs’un Mescid-i Aksa’sı, Mısır’ın Cami-i Ezher’i ve İstanbul’un Büyük Ayasofya’sı gibi duaların kabul olunduğu bir Diyarbakır camiidir. Kiliseden dönderildiğine yapı eserlerinde nice bin adaletli tanık vardır. Zira minaresi dört köşedir. Eski kilise iken çanlık imiş. Mihrabı ve minberi eski tarzdır. Cami içi avize ve kandiller ile süslenmiştir. Bütün küçük büyük türlü türlü üç kat sütunlar biri biri üzerine konulmuştur. Cami içinde bir cami de Şafii camiidir. Bütün Şafii mezhebinde olanlar burada ibadet ederler. Bu camiin dört kapısı vardır. Kıble kapısından mihraba kadar (—) adımdır. Sağ ve soluna kadar uzunluğu (—) adımdır. Bu cami gece gündüz cemaatsiz kalmayıp yetmiş seksen yerde türlü ilimler görülür. Nice yerinde tarikat sahibi olan kimseler erbaine girip tevhid ve zikirle meşgullerdir.

Der-beyân-ı kânûnnâme-i Süleymân Hân be-eyâlet-i Diyârbekr-i Kürdistân

Evvelâ kânûn üzre Diyârbekir üç tuğlu vezâretdir. Taraf-ı pâdişâhîden evâmir-i şerîfleri “Düstûr-ı mükerrem ve müşîr-i müfahham” ıstılâhıyle yazılır. Kânûn üzre vezîrinün hâssı on iki kerre yüz bin ve altı yüz altmış akçedir.

Kürdistan’ın Diyarbakır Eyaleti için Süleyman Han Kanunnâmesi

Evvela kanun üzere Diyarbakır üç tuğlu vezirliktir. Padişah tarafından emirleri “Düstur-ı mükerrem ve müşîr-i müfahham” diye yazılır. Kanun üzere vezirinin hassı on iki kere yüz bin ve altı yüz altmış (1.200.660) akçedir.

Ve eyâlet-i Diyârbekir cümle on altı sancakdır ve beş sancak dahi hükûmetdir, ammâ on dokuz sancağın on ikisi sâ’ir memleketin eyâletinde olduğu gibi timâr u ze‘âmetlüdür ve devlet tarafından azl [u] nasb olunurlar, ammâ sekiz sancak dahi Ekrâd beğleridir. Hîn-i fetihde Bıyıklı Mehemmed Paşa arziyle ol beğlere hatt-ı şerîfler ile yurdluk ve ocaklık deyü mü’ebbed verilmişdir. Aslâ azl u nasb kabûl etmezler. Merkûm beğün biri fevt oldukda yeri(ni) oğullarına yâhûd akrabâlarına verilür, ammâ sâ’ir sancaklar gibi ebvâb-ı mahsulâtları tahrîr olunup içinde timâr u ze‘âmetleri vardır.

Diyarbakır Eyaleti 16 sancaktır ve 5 sancak da hükumettir. Ancak 19 sancağın on ikisi memleketin diğer eyaletlerinde olduğu gibi tımar ve zeametlidir ve beyleri devlet tarafından atanır ve görevden alınırlar. Fakat sekiz sancak da Kürt beyleridir. Fetih sırasında Bıyıklı Mehmed Paşa teklifiyle o beylere fermanlar ile yurtluk ve ocaklık diye temelli verilmiştir. Asla atama ve azil [görevden alınma] kabul etmezler. Sayılan beylerin biri ölünce yeri oğullarına veya yakınlarına verilir. Ancak diğer sancaklar gibi gelirleri yazılıp içinde tımar ve zeametleri vardır.

Bir sefer vâki‘ olsa erbâb-ı zu‘amâsı ve erbâb-ı timârları alâybeğileri ve çeribaşılarıyla Diyârbekir vezîrlerinin kolunda sefer eşerler. Eğer fermân olunan hizmete gelmezlerse sancakları oğluna yahûd akrabâsına verilür. Bu zikr olunan sancaklardan mâ‘adâ beş sancak dahi mefrûzü’l-kalem ve maktû‘u’l-kıdem hükümetler tahrîr olunmuşlardır. Bunların [199b] içinde timâr u ze‘âmet yoktur. Hâkimleri mülkiyet üzre tasarruf ederler. Ebvâb-ı mahsûlâtları her ne ise hâkimleri mutasarrıfdır. Âl-i Osmân padîşâhı tarafından bu hâkimlerin emr-i pâdişâhîlerinde “Cenâb” elkâb ile yazılur.

Bir sefer olsa tımar ve zeamet sahipleri alaybeyleri ve ceribaşılarıyla Diyarbakır vezirlerinin kolunda sefere giderler. Eğer buyurulan hizmete gelmezlerse sancakları oğluna veya yakınına verilir. Bu anılan sancaklardan başka beş sancak daha mefruzu’l-kalem ve maktu’u’l-kıdem hükumet olarak yazılmışlardır. Bunların [199b] icinde timar ve zeamet yoktur. Hakimleri mülkiyet üzre yönetirler. Gelirleri her ne ise hakimleri kullanırlar. Osmanoğlu padişahı tarafından bu hakimlere yazılan emirlerde “Cenâb” lakabı yazılır.

Evsaf-ı kal’a-i Eğil:

Ba‘dehû sene (—) târîhinde Fâtih-i Çıldır Selîm Şâh-ı evvel vüzerâlarından Monlâ İdrîs ile Bıyıklı Mehemmed Paşa Kürdistân hâkimi Ulu Kucur Hân elinden feth edüp Diyârbekir altında hâlâ yine sancak beği hükmündedir. Beğinin hâssı taraf-ı pâdişâhîden 2.000 akçedir. Kal‘asının zemîni Şat kenârında bir yalçın taş üzre şekl-i murabba‘ Şeddâdî binâ-yı metîn bir kal‘a-i hasîndir. 2.000 toprak örtülü bâğlı u bâğçeli tahtânî ve fevkânî kârgîr binâ hâne-i ra‘nâlardır kim cümlesi yalçın kayalar üzre vâki‘ olmuş hevâdâr evlerdir.

Cümleden hâkimi Kacar Beğ oğlu Abdülmü’min Beğ’in hânesi ma‘mûrdur ve gâyet müsinn ü umûr-dîde beğdir. Livâsında cümle (—) aded ze‘âmetdir ve (—) aded timârdır. Cümle (—) aded asker pür-silâh olup beğiyle sefer eşerler.

Eğil Kalesi’nin vasıfları:

Daha sonra (—) tarihinde Çıldır fatihi Yavuz Sultan Selim Şah vezirlerinden Bıyıklı Mehmed Paşa ile Molla İdris (Yavuz Sultan Selim’in veziri Molla İdris-i Bitlisî’den bahsediyor. Kürt aşiretleri ve Osmanlı arasında ittifak kurulmasını sağlayan kişiydi.) oranın hakimi Ulu Kacar Han elinden fethedip Diyarbakır altında hala yine sancakbeyi hükmündedir. Beyinin hassı padişah tarafından 2.000 akçedir. Kalesinin zemini Şat kenarında bir yalçın taş üzerinde dörtgen şekilli Şeddadî sağlam yapılı bir kaledir. 2.000 toprak örtülü bağlı ve bahçeli altlı ve üstlü kargir yapı güzel hanelerdir ki tamamı yalçın kayalar üzerine kondurulmuş havadar evlerdir.

Bunlardan, hakimi Kacar Bey oğlu Abdulmu’min Bey’in hanesi mamurdur, gayet yaşlı ve gün görmuş beydir. Sancağında toplam (—) adet zeamettir ve (—) adet timardır. Tamamı (—) adet silahlı asker olup beyiyle sefer eşerler.

Alâybeği ve çeribaşısı vardır ammâ beği Osmânlı beği gibi azl u nasb kabûl etmez. Kânûn-ı Selîm Şâh üzre hükûmetdir. Beği fevt olsa sancağı oğluna tevcîh olunur, zîrâ hükûmetdir. Taraf-ı pâdişâhîden bunların emîrleri elkâbında “Cenâb” deyü yazılur. Zirâ maktû‘u’l-kalem ve mefrûzu’l-kıdem hükûmetdir.

Alaybeyi ve ceribaşısı vardır ama beyi Osmanlı beyi gibi azil ve nasb [atama ve görevden alma] kabul etmez. Yavuz Sultan Selim kanunu üzere hükumettir. Beyi ölse sancağı oğluna verilir, Zira hükumettir. Padişah tarafından bunların emirleri elkâbında “Cenab” diye yazılır. Zira ‘maktu u’l-kalem ve mefrûzu’l-kıdem’ [her turlu vergiden muaf] hükumettir.

Ek Açıklama

Evliya Çelebi’nin bu toprakları gezip dolaştığı yıllarda Kürdistân coğrafyası çeşitli mîrler tarafından yönetiliyordu. Yavuz Sultan Selim’i Safevî İran devletinin üzerine gitmeye ikna edenler de büyük oranda Kürtler ve Molla İdris-i Bitlisî namlı Kürt veziriydi. Molla İdris birçok Kürt şehrinin Osmanlı’ya katılmasına ve Osmanlı ile ittifak kurmasına aracı oldu. Bu uğurda 25 Kürt aşiretini topladı ve Erdelân beyi dışında 24’ünün Osmanlı ile ittifakını sağladı, zaten ittifaka dahil olmayan Erdelan beyliği de sonradan Şiileşti.

Bu ittifak sonucunda da Osmanlı, Kürt mîrlerinin (yabancı elçiler Kürt prensleri diyordu) zaten var olan egemenliğini resmî olarak tanıdı ve onlara yurtluk-ocaklık tahsis etti. Ve onlarla yazışmalarında devamlı saygı ifadeleri kullandı.Bu mîrler, yani beyler, mîr-i mîranlıklara bağlıydılar. Bunların en bilinenleri Van ve Diyarbekir’dir.

Dolayısıyla padişah II. Mahmut tarafından bu Kürt mîrlikleri dağıtılana kadar Kürdistan coğrafyası Kürt yöneticiler tarafından idare ediliyordu. Ve bu topraklarda gayrimüslim unsurlar da yaşıyordu ki bunlar Ermeniler başta olmak üzere; Nasturîler, Süryanîler, Şemsîler, Keldanîler, Asurîler ve Êzidîler gibi topluluklardı. Ve bunlar için lingua-franca yani ortak dil Kürtçe idi.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
831
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyor. Serçe Dergisinde Yazı İşleri Sorumlusu olarak koşuşturuyor. Okuyor; okudukları üzerine düşünüyor, eleştiriyor ve yazıyor. Küçükken dünyayı değiştirmek isterdi, hala istiyor. Soru, eleştiri ve önerileriniz için: huseyinmehdiyagiz@xyazar.com

2 YORUMLAR

  1. kürtlerin seyahatnamede yer aldığını bile bilmiyordum, başlık ilgili çekti bir göz atmak istedim, paragraflarca yer verilmiş meğer…

    • Selamlar. Normalde Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâmesinde Kürtlerden bahsettiği kısımlar toplanacak olursa birkaç ciltlik bir kitap çalışması olur. Benim bu yazıda yer verdiğim kısımlar kendimce eğlenceli ve ilginç bulduğum yerler ve bu tamamen öznel bir tasnif oldu. Seyahatname’nin dördüncü cildi neredeyse tamamen Kürt coğrafyasından bahsediyor, buna ek olarak 3 ve 5’inci ciltlerin de önemli bir kısmında Kürtlerden bahsediliyor. 9 ciltlik Seyahatnamesinin başka ciltlerinde de Kürtlerden yer yer bahsediyor. Dediğim gibi, bu konu birkaç ciltlik müstakil bir kitap çalışmasına konu olabilecek genişlikte. Sırf Diyarbekir’i anlattığı bölüm bile İletişim Yayınlarından müstakil bir kitap olarak çıktı: “Evliya Çelebi Diyarbekir’de”

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin