damızlık kızın öyküsü - kitap - öykü - roman - damızlık kızın öyküsü margaret atwood - margaret atwood - kitaplar - kitap analizi
damızlık kızın öyküsü

Özet

Bu çalışmada Margaret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) kitabı feminist bir perspektif çerçevesinde çözümlenmiştir. Çalışma kitaba odaklanmakla birlikte, dönemdeki toplumsal ilişkileri de göz önünde bulundurmuş ve kadına atfedilen değerlerin, kadın imgesindeki güçsüzlük ve sabitliklerin hangi anlamlandırma sistemlerine karşılık geldiğini ortaya koymayı amaçlamıştır. Yazar kitapta kadınlara yapılabilecek bedensel, ruhsal ve toplumsal işkence/aşağılanmanın en son noktasına kadar gidebildiğini gösteriyor. Damızlık Kızın Öyküsü kitabında teokratik bir rejimde kadının kolaylıkla nasıl yok edildiğini görüyoruz. Bu bağlamda, çalışmada yok olan kadın ve cinsiyet olgularına değinilecektir.

I. Giriş 

Yaşadığımız coğrafyada, uluslararası sistemde bile adı geçmeyen “Kadınların başına en kötü ne gelebilir? Kadınlara yapılabilecek fiziksel, ruhsal ve toplumsal şiddet ve aşağılamanın gideceği en son nokta nedir?” diye sormaktan korktuğumuz bir çağda Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale)[1] kitabında teokratik bir rejim altında kadının kolaylıkla nasıl yok edilebildiğini harika bir kurgu ile bize sunmaktadır. Margaret Atwood[2] eseri 1985 yılında yazmasına rağmen hala günümüze ışık tutmaktadır. Kitabın konusuna gelecek olursak; ataerkil ve muhafazakâr bir rejimin, kadını sadece üreme aracı olarak gördüğü ya da hizmet alanında kullanıldığı bir durum anlatılıyor. Öyle ki, kadın mahrem örtülerin ardında gizli tutuluyor, duygularını yaşamayı geçin bir kadının hislerinin varlığı bile önemsenmiyor. Kadını toplumdan uzaklaştıran, hiyerarşik, erkek odaklı bir dünya görüyoruz okurken. Kadınların ismi dahi yok. İtaat ettikleri kişinin isminin sonuna sahibi olduğunu belirten bir “-ki” eki getiriliyor sadece, bu kadar. Eğer kadının yaşaması gerekiyorsa doğurması gerekiyor, bu da sadece Damızlık Kız olarak kalabilmek için aksi halde sonuç; ölüm. 

“Kadınlar artık servet edinemezler, dedi. Yeni yasa böyle. Bugün televizyonu açtın mı hiç?”

Düşünün; bir kadınsınız. Sabah işe gitmek için evden ayrıldınız ve sigara almak için her zaman önünden geçtiğiniz dükkana giriyorsunuz. Dükkanın sahibi kadınken sizi kasada erkek karşılıyor. Önemsemiyorsunuz ve sigaranızı alıp ödeme yapmak için kartınızı uzatıyorsunuz. İçinde para olmasına rağmen kartınız geçersiz oluyor. Bankada hata olabileceğini düşünüyorsunuz ve çıkıp ofisinize gidiyorsunuz. Ofiste bir gariplik var, binada silahlı askerler dolanıyor ama orduya benzemiyorlar, farklı bir üniforma giymişler. Müdürünüz yanınıza geliyor ve tüm kadınların toplanıp ofisi terk etmesini söylüyor. Gün sonunda öğreniyorsunuz ki ülkedeki tüm kadınlar (K Kodlu) banka hesapları dondurulmuş ve kendilerine en yakın erkeğe (baba, eş, kardeş, kuzen) devredilmiş, çalışmanız yasaklanmış ve tüm malvarlıklarınıza el konulmuş.  İsminiz yok. Kullanacağınız kelimeler çok önceden belirlenmiş ve bazı kelimeleri söylemek yasak. Yeni terminolojide “İyi günler” yerine “Tohumların kutsansın” kullanılıyor. Erkeklerin yönetimde olduğu ve aslında damızlık olarak bir komutana hizmet vermenin kutsal addedildiği yeni rejimde “merhaba” da yasaklı kelimeler arasında. Kişisel bir iletişim kurmak tamamen yasak olduğu için, merhaba diyen insanlar aslında rejimin dışında kalmış insanlar. Seks işçileri ve diğer kadınlar ya da yeraltı örgütlenmesindeki erkekler… Üstelik de bu daha başlangıç. Toplum zaten yavaş yavaş sindirilmiş çünkü yeni rejimin inşası Başkan’ın öldürülüp anayasanın askıya alınması ile uzun süredir devam eden bir durum ve amaca giden yolda her adım insanları ürkütmeden yavaş yavaş atılmış: aydınlar, sanatçılar ve sivil toplum önderleri bir bir susturulmuş. Tıpkı kaynayan kurbağa misali, sistem ele geçirilmiş.

Damızlık Kızın Öyküsü’nü dehşetle okuduğumuz öteki distopyalardan ayıran en önemli farkı ise şüphesiz tasvir edilen geleceğin karakterlerin normal ve kabul ettikleri bir yaşantıyı sergilemiyor oluşu. Yani her şeyin düzenli bir şekilde işlediği, sıradan bir dünya içinde yaşantıları devam ederken, günün birinde kendilerini karanlık bir yaşantının içinde buluyor olmaları onları afallatıyor. Bu durum, okurlar nezdinde empati kurma anlamında çok daha başarılı sonuçlar doğuruyor. Yazarın kişiliğinin de etkisiyle bu kitabı “feminist distopya” sınıfına sokabilmek mümkündür. Kitapta yalan ve şiddet yaşadığımız dünyayı, zamanları distopyaya yaklaştırıyor. Çünkü, okuduğumuz distopyalar bu ikisi üzerine kurulur.

Yazar kitabında yalnızca kadınlara yapılan bir şiddet ve aşağılamadan bahsetmediğini aynı zamanda bu sistemin erkekleri de zorluklar içinde bıraktığını anlatıyor. Ben de çalışmamda düzenin hem erkek hem de kadınlar için ne kadar zorlu olduğunu toplumsal cinsiyet boyutu ile ele alacağım.

II. Damızlık Kızın Öyküsü İncelemesi

 “Biz İki bacaklı rahimleriz. Hepsi bu.”

Damızlık Kızın Öyküsü kitabında, “henüz” gerçek olmayan bir Amerika tasvir ediliyor. Aşırı hava kirliliği, küresel ısınma ve ardı ardına yaşanan bir dizi insan yapımı felaket yüzünden, insanların doğurganlığı büyük ölçüde azalıyor. Her ülke nüfusu yeniden artırmak için kendince önlemler alırken, ABD’de de kontrol aşırı dindar bir grubun eline geçiyor. ABD parçalara bölünüyor; bir kısım daha liberal yaşamak için aktif bir savaş veriyor ve silaha sarılıyor, bir kısım da İncil’de de adı geçen Gilead adını üstlenerek, aşırı dinci bir devlet yapısı kuruyor. Kadınların hiçbir hakkı olmayan bu ülkede, hala doğurganlığını kaybetmemiş olan bazı kadınlar damızlık olarak kullanılmaya başlanıyor. Buna göre damızlık kadınlar, çocuğu olmayan ya da olamayacak, üst pozisyondaki evli çiftlerin evine gidiyor ve onlara bir çocuk doğurana kadar orada yaşıyorlar. Eğer belli bir süre geçip de çocuk doğuramazlarsa, bir başka eve gönderiliyorlar. 3 kez bu şekilde rotasyona tabi tutulan kadınlar, 3 ev gezdikten sonra hala çocuk doğuramamışsa, o zaman Gilead’a bağlı kolonilere gönderiliyorlar.

Bazı kolonilerde kadınların tek görevi pamuk ve çiçek toplamak iken, bazılarında ise kimyasal atıkları temizlemekle görevlendiriliyorlar. Anlayacağınız Koloniler güzel bir emeklilik hayali de olabiliyor, uzatılmış bir idam cezası da. Bu durum yalnızca kadınlar için değil elbette. Yazarımız kadınların ve erkeklerin eşit olması gerektiğinin üzerinde ısrarla duruyor. Ve bu durumu eserinde de yansıtıyor. Erkeklerin işe yaramayanları, aynı vasıftaki (doğurgan olmayan ve dışlanmış gayri-kadınlar) kadınlarla birlikte çalışma kamplarına/kolonilere gönderiliyor. Kolonilerde tarım yapılıyor, kimyasal ve nükleer atıklar temizleniyor ya da cesetler yakılıyor. Kısacası kimsenin gitmek istemediği yerlere gönderiliyorlar, gidenler de çok uzun yaşamıyor. Hafif suçların cezası kolonilere gönderilmektedir. Tıpkı kadınların doğuramadıklarında gönderildikleri gibi. Daha ağır suçlular ise idam edilip Duvar’ın çengellerine asılmaktadır. Kimi de ‘ortak-infaz’la cezalandırılır, bir nevi linç etmektir bu işlem. Tüm bu yapılanlar toplumda birliği arttırmak ve bastırılmış öfkenin dışavurumunu sağlamak için oldukça başarılı yöntemlerdir, ilerleyen dönemlerinde de başvurulma sıklığı arttırıldığını görmekteyiz.

“Tohumların kutsansın”  Yaşanan devrimler sonrası ise tüm kadınlar doğurabilenler/doğuramayanlar, gençler/yaşlılar olarak sınıflandırılmış ve genç/doğurgan kadınlara damızlık rolü biçilmiştir. Erkeğin kısır olabilme ihtimalinin dile getirilmesi bile yasaktır, yasalar bu yönde değiştirerek korunmuştur erkekler. “Damızlık Kızlar” kırmızı bir üniforma giymek zorundadırlar, kırmızı eldiven ve ayakkabılar, yüzlerini tamamıyla saklayan bir başlık ile gezmektedirler. Bir eşe sahip olanlar mavi, daha evlenmemiş olanlar beyaz, aşçılar ve temizlikçiler ise yeşil giysiler giymektedirler. Bu, onlara toplum içindeki yerlerini göstermekte ve onlar da seviyelerine göre hareket etmektedirler. Görüldüğü gibi, pek çok kadın var, hepsi de farklı statüleri temsil ediyor ve böylece bu evrendeki hiyerarşik düzen anlatılıyor. Damızlık kızların görevleri; erkekleri bebek sahibi yapmaktır.[3] Çünkü çocuk sahibi olabilen erkeklerin toplumsal statüleri, maaşları yükseliyor, terfi ediyorlar. Bir nevi erkeğin kadın bedeni üzerinden tekrar tekrar kutsanması durumu diyebiliriz.

İhtiyaca yönelik olarak görevlerini yerine getirecekleri evlere gönderilen Damızlık kızlar, evin odasına hapsediliyorlar, hiçbir eşyaya sahip olma hakları yok, bir kafes hayvanı gibi saatleri gelince beslenilip, ‘çiftleşme’ günlerinde ise hazırlandırılıp garip bir törenle görevlerini yerine getiriyorlar. Eğer sağlam ve engelli olmayan, mutasyona uğramamış bir çocuk dünyaya getirirlerse bir başka cehennem yeri olan ‘Koloniler’e gönderilmekten kurtuluyorlar. Kitapta bahsi geçen dönemde Komutanlar’a sağlıklı çocuklar dünyaya getirmeyi reddeden kadınların başına çok daha kötüleri gelmektedir. Koloniler denilen yere gönderilmekle karşı karşıya kalan kadınlar burada da yine kötü muamelelere göğüs germek zorundadırlar. Daha önce bahsettiğim pamuk ve çiçek toplamak görevlerine ek olarak hizmetçilik ve fahişelik de seçenekler arasındadır. Fakir erkekler; eşleri aynı zamanda hizmetçi olan mavi, yeşil ve kırmızı çizgili giysili ekonokadınlarlar birlikte yaşar, toplumun alt tabakasını oluştururlar. Kimi erkekler de yalnızdır ve hizmet ederler. Onların da kadınlar gibi çalıştıkları yere göre giyinmeleri gerekmektedir.

Bir kısım erkek ‘Göz’ olur, ki bunlar bir nevi ajandır. Kim olduklarını ya da nerede olduklarını bilemezsiniz (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’teki düşünce polisi misali. Gizli mikrofonlar da benzerdir). Düzeni korurlar. Erkeklerin bir kısmı da hala devam eden savaşta yapan ‘Muhafızlar’dır. Belli bir kıdeme eriştiklerinde komutanların beyaz giysili kızlarından yönetimce uygun görünenler evlendirilirler. İki tarafın da seçme şansı yoktur. Evlendirme merasimini genellikle anneler ayarlar.

Erkeklerin üst tabakası, yönetici konumundaki komutanlardır. Onlara da beyaz olarak verilmiş eşler artık mavi giysiler kullanırlar. İlerleyen dönemlerde eşlerini seçenekler arasından kendileri belirlerler. Eşler evin tüm idaresinden sorumludur. Kadın toplumun da en üst tabakasını oluştururlar. Tüm bu çemberin dışında kalan, amacı bu düzenle savaşmak olan bir yeraltı örgütü var bir de: Mayday. Kadınların bilinçlenmesini, düzenin yanlışlarını, dehşetini görmesini sağlama amacında olan bir örgüt. Böyle bir düzende tabii ki el altından, gizlice sürdürüyorlar faaliyetlerini. Erke tamamen karşı, kadını bir birey olarak kabul ettirme niyetinde olan kadınlardan oluşuyor. Başarısız olup olmadıkları konusuysa bir handikap, ne yazık ki. Fakat Gilead evreninde barınmaları hayli zor çünkü bu örgütün savunduğu, ortaya çıkarmaya çalıştığı şeyler bu sistemin en zalim, en acı dolu ceza sisteminde başı çekiyor. Romanın temel hikâyesinin içinde bir diziye kolayca aktarılmasını sağlayacak pek çok yan hikâye bulunuyor. Her yan hikâye ayrı ayrı etkileyici. Bunlardan biri Fredinki (anlatıcı kadının gerçek adını roman boyunca öğrenemeyiz, Fredinki ona sonradan, komutana bağlı olarak verilen isimdir), kocası Luke ve kızlarının kaçarken yaşadıklarıdır. Ailenin, komşularına durumlarını sezdirmemesi gerekir. Bir süredir başları belaya girmesin diye konuşmaktan kaçınmakta, karşılaştıkları komşularıyla uzaktan selamlaşmaktadırlar. Bu durumda kaçarken evdeki kediyi ne yapacakları gündeme gelir. Küçük kız yanlarında götürmeyi önerir ama bu mümkün değildir. Yollardaki kontrollerde ülkeden ayrıldıkları, bütünüyle toparlandıkları hissi uyandırmamalıdırlar. Süresiz gittikleri için evde bırakamazlar, dışarı salarlarsa hayvan geri dönüp miyavladığında komşular evde olmadıklarını anlayacaklardır. Bu durumda tek çareleri kalır, Luke kediyi öldürmek üzere alıp garaja götürür.

Romanın şifrelerinden, üzerine kurulduğu yapılardan biri de “Nolite te bastardes carborundorum” cümlesidir. Fredinki, bütünüyle boş odasının her gün bir ayrıntısını keşfetmeye çalışır. Bu keşif ayakta kalmak için kullandığı yöntemlerden biridir. Söz konusu cümle çok zor görünebilecek bir kıyıya yazılmıştır. Fredinki, uzunca bir süre düşündükten sonra anlamını tesadüfen öğrenir. Anlamı öğrendikten sonra cümleyi dilinden düşürmez. Hikâyenin sonu bu cümlenin anlamı ve Fredinki’nin cümleyi sahiplenişi açısından düşünüldüğünde belirsizlikten kurtuluyor. Cümlenin ışığında, anlatıcının hikayesinden sonraki yaklaşık yüz elli yıllık zaman sıçramasında duyduğumuz ferahlık anlam kazanıyor, romanın fikri yön değiştirmiş ve güçlenmiş oluyor.

III. Kadın Anlatısı Olarak Distopya

Damızlık Kızın Öyküsü için distopya desek de yazarın, romanın türü için önerdiği başka bir mefhum var: “Üstopya”[4]. Her ütopyanın içinde bir distopya, her distopyanın içindeyse bir ütopya olduğunu savunduğu için böyle bir mefhum oluşturmuş yazar.

Bu romanı diğer distopyalardan ayıran bir başka özellik normal hayattan distopik hayata geçişin kadınların yaşamdan bütünüyle sürülüp tutsaklar haline getirilmesiyle başlaması. Geçiş zamanlarında anlatıcı kadının kocasının, marketteki çocuğun üstten bakan, hâkim, durumdan alttan alta memnun ifadelerine tanık oluruz. Bu özellik de Damızlık Kızın Öyküsü’nü gerçeğe bir adım daha yaklaştırıyor. Doğu-Batı tartışmalarının kadın iffeti, kadının sokağa çıkması ile eve kapanması üzerinden yapıldığı, muhafazakârlığın ilk olarak kadının statüsünü muhafaza ettiği, totaliter rejimlerin kadın bedenine müdahaleyle, kürtajın yasaklanmasıyla ilk sinyallerini verdiği düşünülürse bir distopyanın kadına tahakküm üzerine kurulması onun gerçekle bağını güçlendirmesi demektir.

Fredinki, duyguları ve duyularıyla o kadar canlıdır ki Atwood’un bu romanı, okuyucuyu, hikâye anlatmaya odaklı bir distopyadan çok daha fazla etkiler. Kimi okuyucular anlatımı tam da bu yüzden melankolik bulsa da Fredinki’nin dokunmaya, küçük yararsız nesnelere sahip olmaya olan ihtiyacı onu canlı ve etkileyici kılıyor, bize, romanı sonuna dek merakla okuma motivasyonu sağlıyor. Mağaralarda, yalnızca korunma amaçlı kullanılan dört duvar evlerde yaşanan zamanlardan bu yana kültürel olarak evrimleşmiş insan türü, özellikle de kadınlar için, nesnelerden uzak, bomboş bir odada yaşıyor olmak başlı başına bir melankoli ve kasvet nedeni olsa gerek. Kısacası Atwood’un anlatımı anlatılanla örtüşüyor, bu yüzden onun anlatımını melankolik ya da kasvetli bulmak pek haklı bir eleştiri sayılmaz.

IV. Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kitabın Yorumlanması

Feminist eleştiri kuramları sanat yapıtlarının anlatı yapılarını çözümlemek amaçlı kullanılmaktadırlar. Ebebiyat ve sinema söz konusu kuramın kullanıldığı önemli alanlardır. Kadın roman yazarlarının katkısı kuramın ortaya çıkışında etkili olmuştur.

Kadınların birer üretici olarak yer almasıyla ve varolan piyasalar içinde kendilerini göstermeleriyle farklı bakış açılarının varlığı dikkat çekmeye başlamıştır. Egemen düzen ile bir anlaşmazlığa düşen kadın sanatçılar ve yazarlar kadın merkezli teoriler üreterek sorunu ortaya koymuşlardır.

Feminist eleştiri toplumdaki eşitsizlikleri ve kadına yönelik cinsiyetçi ayrımları, ataerkil yapıları ve bunların inşa edilme yollarını çözümlemeye çalışmaktadır (Özden 2000, s.164). Feminist kuram ataerkil düzenin kadına ve erkeğe yüklediği rollerin doğalmış gibi evrenselleştirilmesine karşı çıkarak bu söylemin kadınları toplumda ezdiğini ortaya koymuştur. Feminist edebiyatı eleştirisi de bu ataerkil söylemin güçlenmesini ve üretilmesini sağlayan pratiklerden biri olarak düzenin devamını nasıl sağladığını ortaya koymaktadır. Ancak böyle bir bakış, cinsiyetçi açıdan tarafsızmış gibi görünen pek çok eserde egemen ataerkil ideolojiyi temsiller yoluyla yeniden ürettiğini ortaya koyabilecektir. İncelenen eserde de yazarımız ataerkil ideolojiyi eleştirirken aynı zamanda ataerkil sistemin erkek egemenliğinin yalnızca kadına değil erkeğin erkeğe yaptığı baskı ve şiddetten de bahsederek ‘hem ezen hem ezilen’ olan erkekleri de toplumsal cinsiyet bağlamında işlemiştir.

Feminizm artık sadece kadınların ezilmesine karşı bir hareket olarak tanımlanmıyor. Kadın hareketi kadınlara yapılan ayrımcılıktan yola çıkarak, ırkçılığa, savaşa ve her türlü ayrımcılığa karşı bir toplumsal hareket olmaya doğru evriliyor. Kuram, kocasının ezdiği kadının, patronun ezdiği erkeğin, ikili cinsiyet normlarına uymayan cinsiyet sahiplerinin, doğanın, hayvan haklarının yanında olmaktadır.

Cinsiyetle ilgili öncelikle söylenmesi gereken cinsiyet tanımının hem biyolojik hem de sosyal perspektiften yapılabileceğidir. İngilizcede biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) olmak üzere biyolojik ve sosyal perspektifi ayrıştıran ifadeler mevcuttur. Türkçede ise cinsiyet kelimesi hem biyolojik hem de toplumsal cinsiyet için kullanılır. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde, cinsiyet ”Bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği” olarak, daha çok biyolojik perspektiften tanımlanmıştır.

Biyolojik perspektifin iddia ettiği gibi kadın veya erkek olarak doğabiliriz ve bu bazı fizyolojik ve genetik farklılıklar getirebilir. Ancak soru işaretleri, bizim bu biyolojik farklılığa neler atfettiğimiz ve onu sosyal olarak nasıl yapılandırdığımız noktasında, yani toplumsal cinsiyette başlar. Toplumsal cinsiyet kişinin içinde yaşadığı toplum ve kültürün o cinsiyeti nasıl tanımladığı ve ona hangi rolleri uygun gördüğüyle ilgilidir. Örneğin, kadın ve erkeğin iş hayatında birlikte yer aldığı günümüz dünyasında, hala geleneksel roller, dogmatik bir bakışla, erkeği eve ekmek getirmekten sorumlu, evin direği, güçlü kişi olarak tanımlarken, kadını ev işlerinden, çocuk bakımından sorumlu, bağımlı ve ihtiyaç sahibi kişi olarak görür.

İçinde yaşanılan toplum, kadına ve erkeğe hem farklı davranmakta hem farklı anlamlar yüklemektedir. Örneğin, kadının aile için yetiştirilmesi ve ev işlerini yürütmesi ve bundan sorumlu tutulması ile erkeğin çalışma dünyası için yetiştirilmesi ve evin geçimini sağlaması beklentisi toplumun kadın ve erkeği işgücü içinde farklı konumlaması ve onlara farklı görevler atfetmesi ile ilgilidir (Rowbotham 1987: 105, Powell ve Greenhouse 2010:1012, Moya ve ark. 2000: 825). Peki, gerçekten bir kişi sadece erkek olduğu için arabalara ya da matematiğe ilgi duyabilir ve bir kadın doğası gereği daha iyi yemek yapabilir mi? Ya da erkekler, genetik olarak, çocuk bakımına kadınlara göre daha mı az yatkındır? Aslında, topluma ve cinsiyet rollerinin zaman içindeki değişimine bakmak bile bu rollerin, doğuştan gelen farklılıklarla değil, sosyalleştiğimiz çevre ve içinde yasadığımız toplumla ilgili olduğunu ve bu nedenle de değişime açık olduğunu göstermeye yeter. Örneğin, yemek yapmak kadının görevi olarak görülürken aslında pek çok başarılı erkek aşçı vardır. Bu durumda pratik yaptıkça gelişeceği açık olan yemek yapma becerisi için kadınların (doğuştan) yatkınlığı olduğunu söylemek ne kadar doğru olabilir?

Yazarımız bu konulara da değinerek, kitabın toplumsal cinsiyet normlarını oldukça iyi kurgulamıştır eser içerisinde. Kadınların doğurmakla görevli olması, evlerinden çıkarılmaması, hizmet eden varlıklar olarak köleleştirilmesi; erkeklerinse daha çok güvenlik ve yöneticilik konularında, evin ihtiyaçlarını sağlamak ve kadına göz kulak olması görevleriyle sınıflandırılmasından bunu net bir şekilde görmekteyiz.

Toplumsal cinsiyet kavramı çerçevesinde ‘erkek’ olmanın gereklilikleri ailenin geçimini sağlama, baba, eş olma, aktif, saldırgan, kavgacı olma gibi davranışlar ve roller ile karşılığını bulur (Segal 1990: 25). Kadın (sı)lık ise kadınlara özgü hareket ve duygu biçimlerini karşılayan ve erkek (si)likle karşıt olarak kullanılan bir terimdir. Hangi özelliklerin kesin olarak kadınsı diye görülebileceği duruma göre değişmekle birlikte; pasiflik, bağımlılık ve zayıflığın genelde kadınlara özgü olduğu düşünülmektedir (Segal 1990: 374). Kadınlar güçsüzlük ve öfke, hayal kırıklığı ve azgelişmişlik, kendilerini aşağı görme gibi hisleri paylaşmaktadırlar. Erkeğin temel rolü ailenin ekmeğini kazanmak iken, kadınlar öncelikli olarak eş ve anne olarak dünyaya gelirler (Eichanbaum ve Orbach 1997: 12-13).

Erkek ve kadın rolleri kendi içlerinde tanımlanmalarının yanı sıra birbiri üzerinde etkileri ile de belirlenirler. Erkek aile babası rolünde kadını ev mekânı içinde tutmak, ev işlerini, çocuk bakımını ve iyi annelik yapmasını ondan beklemek, kadının dış dünya ile ilişkisinin kendisi aracılığı ile gerçekleşmesini istemek eğilimindedir. Kadın ise kocasının çalışıp eve para getirmesini, kültürün ‘erkek’ olmaya yüklediği güçlü, aktif olma gibi nitelikleri taşımasını ve çocuklarına babalık yapmasını bekler. Kendisinden öncelikle iyi bir eş ve anne olması beklenen, genelde hareket alanı ev mekânı ile sınırlanan kadın, bir süre sonra kendi kimliğini kocası dolayımı ile kurmaya başlar. Kimin karısı olduğu, kadının da toplum içindeki pozisyonunu belirler. Bu durumu kitabımızda -ki- eki ile erkeğin ismiyle anılan isimsiz kadınlarla vurgulamıştır yazarımız. Kocasının nüfuzu oranında kadın da kendisini ‘etkin’ bir kişi gibi görme eğiliminde olur. Bu kalıpların toplumun çeşitli kurumları ve kitle iletişim araçları aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilip dolaşımda tutulması, her iki cins tarafından bu rollerin içselleştirilmesini ve var olan rollerin devamıyla sistemin sürekliliğini sağlar.

Toplumsal cinsiyet normlarını değiştirmek ve özgürleşmek için değişim şarttır. Değişim tüm kadın ve erkeklerin tamamen aynı olması, tüm gücü erkelerden alıp kadınlara vermek demek değildir. Değişim kaos yaratmak ya da erkekler ve kadınlar arasında düşmanca ilişkiler oluşturmak zorunda da değildir. Değişim, herkesin daha mutlu olduğu, eğilimleri, istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda davranabildiği, seçimler yapabildiği, toplumsal hayattaki rollerini sorgulayabildiği, değiştirebildiği uygun bir ortam yaratabilmek için gereklidir.

V. Sonuç

“Her gece yatağa girdiğimde, sabah kendi evimde uyanacağım ve her şey eski haline dönecek diye düşünüyorum. Bu sabah da gerçekleşmedi.”

Yazarın kitabında genel olarak depresif bir havada seyrediyor. “Beni korkutuyor, ama onu yazmak zorundayım” diyen Margaret Atwood yazarken tükenmişliğini anlatıyor. Yazarı yazarken tükenmişken içinde yaşanılan dünyayı tezahür etmek korkunç olurdu. Fakat distopyanın o bildiğimiz tekinsizliğinin yanı sıra, umut kavramını da yansıtıyor yazar. Damızlık Kızın Öyküsü için hemen her yazıda feminist distopya dense de ben yazarın umut kavramını kullanması sebebiyle, kendini içinde konumlandırdığı üstopya kavramını başlığımda kullanmayı daha doğru buldum. Çünkü kitabın geneline baktığımızda Atwood’un gerçekten bir distopya içinde ütopyaya yer verdiğini de görüyoruz ve bu anlamda yarattığı kavramın karşılığını veriyor.

Büyük bir çoğunluğunun kısır olduğu, bilinçli olarak doğurganlıklarının azaltıldığı kadınlar çok zor şartlar altında hayatlarını idame ettiriyorlar. Bir nevi köle statüsünde yaşamaya çalışan kadınların özgürlükleri de büyük oranda kısıtlanıyor. Rezalet toplumda artık para yok, aşk yok, aile yok, gazete yok, dergi yok, kalem yok, yazmak yok. Okullar artık yok, avukatlar yok. Sinema ve tiyatrodan bahsetmeye hiç gerek yok. Bunlar yerine kanlı bir iç savaş, bol bol infaz, duvarda sergilenen cesetler, kıtlık, işkence, Gözler (rejimin istihbaratı), insanları yakalayıp bilinmezliğe götüren siyah minibüsler, Marthalar, ekonokadınlar, inanç muhafızları var. Gilead Rejimi tarafından ülkedeki tüm Siyahlar kolonilere gönderilmiş, Yahudiler yok edilmiştir. Kadının cinselliğinin bastırılması, kadının ötekileştirilmesi, aşağılanması, kadın-anne ilişkisi… Korkunç bir felaketi gözler önüne seriyor yazar.

Damızlık Kızın Öyküsü’nü dehşetle okuduğumuz öteki distopyalardan ayıran en önemli farkı ise şüphesiz tasvir edilen geleceğin karakterlerin normal ve kabul ettikleri bir yaşantıyı sergilemiyor oluşu. Yani her şeyin düzenli bir şekilde işlediği, sıradan bir dünya içinde yaşantıları devam ederken, günün birinde kendilerini karanlık bir yaşantının içinde buluyor olmaları onları afallatıyor. Bu durum, okurlar nezdinde empati kurma anlamında çok daha başarılı sonuçlar doğuruyor. Bu sebeple bu kitabı “feminist distopya” sınıfında görebilmemiz yanlış olmaz.

Çalışmamı feminist bakış açısıyla değerlendirmemin nedenleri, kitapta çizilen dünyada kadınların sistemin içinden bir anda kaldırılması ve köleleştirilmesi oldu. Kadınlar bir anda varlıklarına el konulmuş ve erkek yakınlarının hesabına aktarılmıştır. Erkekler yaratılan sistemde kadınlara nazaran daha özgür ve egemendir.

Kitapta sistemin içerisinde bir anda görünmez kılınan kadınlar ve erkek egemen teokratik bir yapıya geçen hiyerarşik bir düzen anlatılmıştır. Fakat yalnızca kadın haklarının ihlal edildiği bir yapıt olarak görmemeliyiz Damızlık Kızın Öyküsü’nü. Kadınlara ek olarak yüksek rütbeli olmayan erkek sınıfının da bir hayli eziliyor oluşunu görmezden gelmemek gerek. Her iki cins için de felaket bir geleceği gözler önüne seren yazar, “azınlığın iyiliği” için çoğunluğu riske atmaktan kaçınmamış. Özgürlüğünü kaybetmiş kadın ve erkek topluluklarının mücadelesi tüm çıplaklığı ile anlatılmış. Elbette kadınların yaşadıkları zorluklar erkeklere oranla çok daha serttir. Hükümranlığı yalnızca evlerin içinde geçerli olan kadınların dışarıdaki dünya ile bağlantıları da yavaş yavaş yok olmaktadır.

Umut dolu yarınlara: “Nolite te bastardes carborundorum.”

[1] “Tale” sözcük anlamı olarak ‘öykü, masal, rivayet’ anlamlarını taşımaktadır. “Handmaid” ise ‘doğurganlık potansiyeli yüksek kadın’ olduğu gibi ‘hizmetçi’ hatta ‘cinsel köle’ anlamına da gelmektedir.

[2] Margaret Eleanor Atwood (aile arasında Peggy), 18 Kasım 1939 tarihinde doğmuş Kanadalı yazar, şair, eleştirmen ve deneme yazarıdır. Yazarın yayımlanmış 17 romanı, 21 şiir ve 10 hikaye kitabı vardır. Atwood aynı zamanda, 1921 yılında kurulan Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)’e üyedir ve Uluslararası Af Örgütü’nde aktivisttir.

[3] Değerleri, üreme sağladıkça görünür oluyor. Öyle ki, kadınların karnelerle alışverişe gittikleri bir bölümde, hamile bir Damızlık Kıza bakış açıları bu durumu en yalın haliyle özetliyor: “Bizim için o büyülü bir varlık, kıskançlık ve arzu nesnesi, ona imreniyoruz. Doruktaki bayrak o, bize hâlâ ne yapılabileceğini gösteren: Biz de kurtulabiliriz” (s.42). Bu kurtuluş, bildiğimiz anlamda bir kurtuluş değil tabii ki; arzuların ve tutkuların yok sayıldığı, hissedilmediği bir cinsel ilişkiden (hatta neredeyse işkence) bir süreliğine bir kaçış yalnızca. Üreme, sadece ve sadece, bir iktidar politikası ve bir görev bilinciyle gerçekleştirilen bir eylem.

[4] Ütopya ile Distopya kelimelerini birleştirerek yazar kendi kitabını ‘Üstopya’ olarak adlandırıyor.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
21

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin