dövüş klübü - fight club - dövüş klübü film eleştirisi - dövüş klübü film yorumu - dövüş klübü film inceleme - chuck palahniuk - fight club film eleştirisi
dövüş klübü

Chuck Palahniuk tarafından roman olarak yazılan Fight Club, aynı ismiyle 1999’da David Fincher tarafından Beyaz Perdeye aktarıldı. Başrollerini Brad Pitt, Edward Norton ve Helana Bonham Carter’ın paylaştığı film 8.8 IMDB puanı ile kült filmler arasına girmeyi başardı. Kapitalizm ve tüketim toplumu eleştirilerini yoğun olarak gözlemlediğimiz filmde aynı zamanda cemiyet toplumu içinde yalnızlaşan bireyin psikolojik buhranlarına da rastlamak mümkün. Makinelerin insan emeğinin yerini almasıyla azalan “düşünen insan” sayısı ve bunun sert eleştirileri de yansıtılmaya çalışılan bir diğer önemli husus. 90’ların sonlarında belirginleşen bireyin kolektif yaşamdan sıyrılıp yalnızlaşması ve teknolojinin gelişmesi ile boşalan ruhların tüketim eşyaları ile doldurulmaya çalışılması ve bu süreçle gelen tüketim bağımlılığı filmin ana temasını oluşturuyor.

Filmin baş karakteri olan Jack’in evi konformizmi temsil etmekte. Evdeki eşyaların oldukça pahalı olması ancak buna rağmen tatmin olmayan karakterin alışveriş dergileri okuyarak yeni siparişler vermesi ve en nihayetinde evi yanınca herşeyini kaybetmiş gibi hissetmesi modern insanın eşyanın kurtarıcılığına olan inancını simgeliyor. Yaşamındaki tüm tatminsizliği evindeki eşyalarla doldurmaya çalışması, karakterin onları kaybedince büyük bir buhran geçirmesine sebep oluyor. Öte yandan Tyler’ın (Brad Pitt) evi tüm kabullerin ötesinde, yaşanılabilir ev kavramına meydan okuyan türden.

Baş karakterin hiçbir hastalığı olmamasına rağmen, ağır hastalık terapilerine katılarak kendini rahatlatma çabası modern bireyin patalojik halini simgelemekte. Uyku problemi yaşayan Jack’in yarı uyanık halde istemsizce reklamları seyretmesi, bireyin tüketmeye tabii tutulduğu moderniteye vurgu yapıyor. Bunun neticesinde de birey gerçek gereksinimlerinin dışında yapay gereksinimlerine öncelik tanımaktadır.

Filmin kırılma noktası baş karakter Jack’in uçakta tanıştığı Tyler’a evi yandıktan sonra onda kalmayı talep etmesiyle başlar. Filmdeki ilk dönüş noktası ise Tyler’ın Jack’e “ I want you to hit me as hard as you can- bana vurabildiğin kadar sert vurmanı istiyorum” dediği sırada gerçekleşecektir. Böylece “Fight Club” dedikleri terapi grubunu kurarlar. Fight Club insanın kendi benliğiyle verdiği savaşın adıdır, filmin sonunda Tyler’ın aslında Jack’in kendi olduğunun anlaşılması ise ilk önce kendimizle bir savaş vermeliyiz fikrinin sembolize edilmiş halidir. Tyler’ın idealize edilmiş bir dış görünüşü vardır, iyi vücutlu, yakışıklı, aykırı giyinen, sigara içen kısacası Amerikan insanının asıl olmak istediği, Nietzesche’in de Üst İnsan modeline uygun kişidir. Filmde de “bireyin kendi ile kavgası işte bu süper insanı ortaya çıkaracaktır” mesajı vurgulanır.

Filmde yazarın asıl ana fikrine, “kayıp kuşak” yani genç jenerasyona yapılan seslenişte rastlarız. “Bir gün milyoner olacağımıza televizyonla inandırıldık, film artisti olacaktık, rock yıldızı olacaktık ama olamadık. Olunamayacağını yavaş yavaş öğreniyoruz. Biz hiçbir savaş görmedik, ne Büyük Kriz, ne bir dünya savaşı. Hiçbir şey. Bizim Büyük Krizimiz kendi yaşamlarımız, biz kendi iç ruhsal savaşımızı veriyoruz. Bütün jenerasyon ya benzin peşinde ya gece klübünde masa sırası bekliyor, beyaz yakalı köleler haline gelmiş durumdalar. Reklamcılık, araba ve kıyafet alanında ekmeğini fazlasıyla yedi. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz böylece hiçbir işimize yaramayacak eşyaları, kıyafetleri satın alabilelim. Arkadaşlar, biz tarihin ortasında doğmuş çocuklarız. Ne bir amacımız var ne de bir aidiyetimiz. Ne bir savaş, ne bir hareket.” Tyler bu konuşmasıyla modern bireye dayatılan kültür endüstrisin içinde biçimlenen kitlesel alışkanlıklara ciddi bir eleştiri getirmektedir.

Filmin tamamında gördüğümüz özel efektler, hızlı kurgu, filmi görsel anlamda üst seviyelere çıkarıyor. Edward Norton’un ağzında patlayan silah, evdeki patlama, mağaradaki penguen, son sahnedeki binaların yıkılması tam anlamıyla bir görsel şölen sunuyor seyirciye. Filmdeki irite edici görüntüler oldukça fazla olsa da filmin hızlı akışı seyircinin bunlara irkilmesine vakit bırakmıyor. Dövüş sahnelerindeki başarılı makyajlama ile gösterilen tahribat, yumruğu seyirciye bizzat kendi yemiş gibi hissettiriyor.

Filmin sonunda plan her ne kadar gerçekleşmiş olsa da binalar yıkılmış ve film bitmiştir çünkü bitmelidir. Sonuca ne kadar ulaşıldığı belirsizdir. Amaca ulaşılır ancak sonuç seyirciye bırakılır. Her ne olursa olsun amaç gerçekleştikten sonra herşey normale döner ve aynı düzene girer. Kalıpları yıkmak, düzeni değiştirmek aslında insanın elindedir fakat amaca ulaşmak ve sonuca ulaşmak arasındaki ince çizgi insanı bu devrimi yapmaktan alı koymaktadır. Ancak filmde tüm bu realitenin aksine, düşünülen şeyler tam anlamıyla hayata geçirilmiştir. Filmin sonunda Pixies’in Where Is My Mind şarkısı sahneye girer ve her şey son bulur.

“Welcome to the real world…”

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
72

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin