yazmak - kitap - yazı - şiir - köşe - köşeyazısı - köşe yazısı - köşe yazıları - şair - yazar - gazete - gazeteci - okumak
yazmak

“Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.” (İ.Özel) diyerek başlamak istiyorum söze… Ne kadar acı çekmekten rahatsız görünsek de, bu işten arabesk bir lezzet aldığımızı inkar etmemeliyiz. Başımıza fehim perilerini üşüştüren, devrik devrik cümleler döktürten, deli deli konuşturan da bu arabesk ruhumuz değil mi zaten…

Mantıklı düşündüğümüzde bu bir hastalık hali aslında… Hem şikayet edip hem de doktor gelirse durumun düzeleceğinden korkup; “aşk derdinden hoşem, el çek ilacımdan tabip” (Fuzuli)  diyen şairin vehameti söz konusu hepimizde…  Aman af buyurun! Tekrar sınırlarını; ‘ruhunda bilerek yara açan, açtığı yarayı tasvir edeyim derken, iyice deşip iyileşmez hale getiren, bu arada derdinin devası olan her şeyi elinin tersiyle itip, kendine;  “ yazı dünyasının iflah olmaz neferi” dedirten tanımıyla’ çizerek, tenzih ederim sizi, sevgili okuyucu! Yoksa hiç kimse, yolunda giden hayatının iplerini, elinden kaçırmak istemez..

Acı çekmeden ya da aklın sınırlarını zorlamadan yapılabilir mi bu iş; bilemiyorum…Yazı-çizi işi, edebiyatçılık hani… Ama Rilke’ye muhtemelen toplum içindeki sosyal rollerini gerektiği gibi oynasın, birey olarak kendini herkesin anlayacağı şekilde ifade etsin, dünyanın yuvarlak basık şeklini, herkes gibi ve herkes kadar idrak etsin ve içinde konuşan, çok konuşan fehim perisini sustursun  diye terapi tavsiye edildiğinde; “ya şeytanlarımı kovayım derken, meleklerimi ürkütürsem” demiş. Öyle ya; iyileşme hali, bir şair için tam olarak böyle değil midir?

Şair, hayatı hissetme konusunda, ağrı ve acı eşiği düşürülmüş, duygu desibeli aşağılara çekilmiş bir yaratıktır aslında… Hemen belirtmeliyim ki, doğuştan acı desibeli düşük yaratılan yurdum insanının hepsi, lise yıllarında biraz şair ve yazardır. Bir taraftan da, onu bu hallere getiren, aşka olan düşkünlüğüdür illaki… Ama “Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan/ Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek”  diyen Yavuz Sultan Selim’i  kıvrandıran, tam olarak aşk acısı değil, şairlik illetinin kalbin duvarlarını cama çeviren hassasiyetidir. Kaderin,  bu Osmanlı Padişahı’na düştüğü telmih daha da şairanedir; Yavuz’un ,at sırtında geçen ömrünü nihayete erdiren hastalığın adı, ‘Şirpençe’ dir.

Yanlış anlaşılmasın, şair-yazar taifesi samimidir duygularında ama “Bir kasedir alev dolu, gönlüm yana yana/ Ben ta senin yanında bile hasretim sana..” (Rabia Hatun)  ifadelerinde olduğu gibi, merkez üssü, kavuşma olmayan duygulardır onunkiler… Maşuktan bağımsız, kendi duygu dünyasına ve kendi iç seslerine kilitlenmiş bu durum, onu bolca vefasız ve biraz da narsist yapmaz mı?… Yeterince iyi okumalardan ve geniş hayal dünyasıyla, hem de çok özel bir çocukluktan beslenmiyorsa, yaşadığı toplumdan kendini soyutlamışsa neden olmasın! Ülkemiz, Yazarlık fantezisinden  beslenen Oblomovlarla dolu değil mi zaten…

Bu arada, çoluk çocuğa karışmış bir çiziktirici olarak kendimi soyutladığımı fark etmişsinizdir. Ben bir süredir Rilke gibi düşünmüyorum. Meleklerimi ürkütmeyeyim derken, üç küçük meleğimin, annelerinin öykülerinden artmış, uykusuz gecelerden kalma yüreğiyle yetinmelerini istemem doğrusu… Kanatları kaybolana dek, sohbet ve makalelerle yetinebilirim hem de….

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
61

2 YORUMLAR

  1. Henüz başlığı gördüğümde yıllar önce Kemal Sayar’a “Hocam, siz hiç bir edebiyatçıyı iyileştirdiniz mi?” diye soran bir kadın, çok değil birkaç hafta öncesinde yapılmış bir sohbetten kopup yerleşiverdi gözlerimin önüne 🙂 Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim sayın hocam, Vandal Yürek denecekti bu sayfalarda, böyle güzel bir yazıdan sonra benim vehim perileri iyiden iyiye saklandılar :))

  2. Yapmayın Büşra hanim…bu yazı sizi tahrik etmeli… oblomovlaştırmamalı…vandal yüreği ve isyanı sizin gibi eğilmeden yürüyen ruhlar anlatabilir..

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin