frantz - film - filmler - frantz film konusu - frantz film analizi - frantz film yorumu
frantz

Maurice Rostand’ın The Man I Killed adlı oyunundan uyarlanan Frantz (2016), yönetmen François Ozon’un 2007 yapımlı Angel filminden sonraki ilk dönem filmi. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan film, savaş karşıtlığı gibi yalın ve geleneksel bir konumda yer alıyor. Hikaye, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde mağlup devlet Almanya’nın Quedlinburg kasabasında yaşayan ve nişanlısı Frantz’ı Fransız cephesinde kaybeden Anna’nın (Paula Beer) etrafında şekilleniyor. 20. Yüzyılın başlarını konu edinen film, siyah-beyaz bir sinematografiyle çıkıyor seyircinin karşısına. Ozon hayranlarını birçok ilkle karşılaştıran bu film, kelimenin tam anlamıyla son dönemlerin en “zarif” filmlerinden. Savaşın toplum üzerindeki etkilerini, en sıradan ve naif hayatların dahi nasıl heba olduğunu açık bir zihinle gösteriyor Ozon. Karakterleri, dozunda tekrarlanan olay örgüsü, siyah-beyaz görselliği ve oyuncu performansı ile son dönemlerin en olgun François Ozon filmi olduğunu söylemek mümkün.

Yönetmen Ozon’un filmde siyah-beyaz film tekniğini kullanmış olması kuşkusuz savaş travmalarının renksizleştirdiği dünyayı yansıtmak adına yapılmış bir tercih. Filmin alametifarikası olan renkler oldukça etkileyici. Büyük çoğunluğu siyah-beyaz, yanlızca bazı bölümleri renkli olan filmde bu sahneler arasındaki geçişleri yas tutma/yas dışına kaçış olarak değerlendirmek mümkün. Ancak renk geçişlerinin yumuşak ve usulca gerçekleşmesi seyirciyi asla irite etmiyor.

Büyük ölçüde kadın veya erkek bireylerin iç dünyasına yönelik ya da cinsel kimlikler etrafında dönen çalışmalar yapan Ozon’un, Frantz’ı diğer bu filmlerden ayıran özelliği ise kolay anlaşılır biçimde toplumsal içerikli bir yönelim içermesi. İzlerken hikayenin gidişatı üzerine yapılan tüm anlık tahminleri bir bir ters köşe eden bu film, başlarda Ozon filmlerinde görmeye alışık olduğumuz eşcinsel aşk şüphesi uyandırsa da, mezarlıktaki itirafla birlikte bambaşka bir minvalde ilerliyor.

frantz film analiz - frantz - frantz analiz - frantz fragman
frantz film analiz

Filmin adı her ne kadar “Frantz” olsa da başkarakterimiz Anna. Fransız cephesinde nişanlısını kaybeden Anna, zeki, zarif, piyano ve Rilke hayranı olan ve Fransızca konuşabilen eğitimli bir Alman kadını. Film, Anna’nın nişanlısının mezarını ziyaret eden ve çiçekler bırakan bir yabancının kimliğini öğrenmeye çalışmasıyla başlıyor. Kendini Anna’nın nişanlısının eski bir arkadaşı olarak tanıtan Adrien Rivoire (Pierre Niney), Frantz’ın ailesinin içine girer ve kendini sevdirmeyi başarır. Ancak Adrien bir Fransız olduğu için milliyetçi ve muhafazakar kasaba halkı tarafından pek de hoş karşılanmaz.

Buna rağmen Frantz’ın babası milliyetçi arkadaşlarıyla ters düşme pahasına Adrien’i sahiplenmeye başlar. Aslında birbiriyle dostane ilişkiler kurabilecekken, milliyetçi önyargıların ve devletlerin bu bireyleri birbirine karşı cepheye sürmüş oluşunun gayri-insaniliğini anlatan bir bölümdür bu. Filmin bu anti-militarist ruhu, özellikle Frantz’ın babası vasıtasıyla dışa vurulan savaş karşıtı duruşu (o baba ki oğlunu kendi elleriyle cepheye yollamıştır) son dönem yapımlarından biri olan, eline silah almayı reddeden vicdani retçiyi konu edinen Mel Gibson’nın Hacksaw Ridge’ini hatırlatır. Özellikle Frantz’ın babasının otel barındaki monoloğu, son iki yüz yılın en şiddetli kavramı olan “milliyetçiliği” seyirciye sorgulatan türdendir. Bu tiraddan sonra Frantz’ın babasının, Fransız nefreti ile dolu olan Almanlara “düşmanla” aralarındaki tek farkın ölülerin arkalarından içtikleri içkinin ayrımı olduğunu söylemesi filmin naif anti-militarist yapısını özetlemeye yetiyor.

frantz film konusu - frantz - film - filmler - sinema
frantz film konusu

Anna-Adrien İlişkisi:

Anna ve Adrien arasında gelişen yakınlık, ilk etapta nişanlısını savaşta kaybetmiş bir kadının onun eski arkadaşıyla birlikteliğinin rahatsız edici fikri ve iç dünyasında çalkantılan yaşayan aynı kadının hayatının yeniden renklenecek olması ümidiyle seyircide farklı hissiyatlar yaşatsa da bu dalgalanmalar uzun sürmeyecektir. Adrien’in itirafı ile bambaşka bir düzleme geçen film, ikili arasındaki bu romantik çekime de darbe vuracaktır. Tam da bu sahneden sonra aslında savaş ve matem üzerine kurulu olduğunu düşündüğümüz Frantz, sorgulama, affedilme isteği, suçluluk duygusu, vicdan azabı gibi konuları da sorunsallaştırır. Filmin sonunda Anna’nın İntihar tablosuna bakıp “bu tablo benim yaşama sevincimi artırıyor” dediği sahnedeki tezatlık ise filmin bitmesiyle seyirciyi bir süreliğine durgunlaştırmayı başarıyor.

frantz konusu
frantz konusu

Filmle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisinin ardından Nazizmin ilk belirtilerinin görüldüğü bir dönemde, diyalog imkanının bile ortadan kalktığı gözlemleniyor. Nasyonal Sosyalizm’in yükselmesini kolaylaştıran toplumsal psikoloji de bu melodramın içine serpiştirilmiş durumda. Savaşın yansımaları filmin ilk bölümünde Almanya gözünden değerlendirilirken, Anna’nın Paris’e gitmesiyle başlayan ikinci yarısında Fransa gözünden değerlendirilmektedir. Ancak bu öfkeye dayalı yükselen milliyetçilik, her iki cephede de abartılı biçimde söylemlere ve beylik laflara mahal vermeden, realist ve düz bir biçimde yansıtılır.

Filmin doruk noktası, Adrien’ın Frantz’la olan bağını Anna’ya anlatmasından itibaren başlıyor. Bu bölümde filmi taşıyan tansiyon her ne kadar sona ermiş gibi görünse de, film Anna’nın Paris yolculuğuna odaklanarak devam ediyor. Her ne kadar ilk altmış dakikasının gerilimini taşımasa da bu ikinci yarıda  Anna ve Adrien’in rolleri değişiyor ve bu kez Anna kendisine düşman olunan ülkeye, Fransa’ya giderek Adrien’in Almanya’da yaşadığı benzer şeyleri yaşıyor. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi Fransa’da da aynı faşist dalga, aynı mücadele çağrıları ve aynı aşırı milliyetçilik görülüyor.

frantz analizi - frantz - frantz film - frantz yorumlar
frantz analizi

Vatanperverane milli marşlar söyleyen Alman’ları, ‘La Marseillaise’ söyleyen Fransız’ların takip ettiği fonda, Anna-Adrien ilişkisini ön plana çıkarıyor Ozon. İkinci bölümü aslında tekrarlar üzerine kurulu bir bölüm olarak görmek yanlış olmasa da hikayenin odak noktası Frantz-Adrien olmaktan çıkıp Anna olmaya başlıyor. Bu noktadan sonra film her ne kadar sıradan bir melodrama dönüşse de zarafetinden asla bir şey kaybetmemekte. Anti-militarist söylemlerin göze sokularak defaatle dile getirilmesi ise eleştirmenlerce filmi çiğleştiren bir durum olarak değerlendiriliyor.

frantz yorumlar
frantz yorumlar

Frantz’ı özel kılan elbette yalnızca kurgusu değil. Marcel Proust’un Madlen çikolatası tadında bir film, tatlı ve mayhoş. Sonbaharı, rüzgarı ve uğultuyu iliklerinize kadar hissettirecek olan bu film müzik, edebiyat ve resimle iç içe geçmiş halde. Kostüm tasarımından, görüntü yönetimine, müziklerinden, Paul Verlaine şiirlerine, Manet’in Louvre Müzesi’ndeki İntihar tablosundan, keman çalan Adrien ve piyano çalan Anna’nın yaptıkları müziklere kadar çok şık bir iş. Bilhassa sakin güzelliğiyle filme karakter atfeden Paula Beer’in (Anna) incelikli performansı ve müthiş bir sinema yüzü olan Pierre Niney’in Adrien’in azap dolu iç dünyasını ince nüanslarla vermesi filmi son dönemlerin en iyi yapımlarından biri yapmayı başarıyor.

Yönetmen – Senaryo: François Ozon
Film müziğinin bestecisi: Philippe Rombi
Oyuncular: Paula Beer (Anna), Pierre Niney (Adrien), Anton von Lucke (Frantz Hoffmeister), Johann von Bülow (Kreutz), Marie Gruber (Magda Hoffmeister)

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
5

2 YORUMLAR

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin