garip bir hikaye
garip bir hikaye

Günlerdir uzun ve rahat bir uykuyla buluşmamış olan kirpiklerinden yaşlar akarken, aşk ve sevgi üzerine düşünüyordu yine, tek derdi buymuş gibi. Ama ne yapsın, iktisadi ve idari yönden güçsüz olan insanların edebiyat yapmak ve hayal kurmak gibi kötü huyları vardı.

Uykusuz ve açtı, üşüyordu da ama tek hissettiği kalbindeki derin boşluktu. Öyle ki bu boşluğu dolduracak hiçbir şey yok gibiydi yeryüzünde. Küçükken oynadığı tetris oyunu geldi aklına. Yukarıdan parçalar inerken aceleyle onları en uygun boşluklara yerleştirmeye çalışırdı, birbirini tamamlayan parçalar çoğaldıkça puanı da artardı. Küçükken daha iyiydim bir bütün oluşturmakta diye geçirdi içinden, tetris oynamayı bıraktığı için kızdı kendine. Belki oynamaya devam etseydi, kalbindeki o boşluğa gelecek parçayı da bulabilirdi. Hiç aşık olmamıştı, eksikliğini hissettiği çoğu şeyden biri de aşktı onun için. Babasından başka bir de aşkın eksikliği. Şöyle bir cümleye denk gelmişti ‘İnsan aşık olduğunda gündelik dünyanın yanında ilerleyen yeni bir paralel evrene girermiş.’ Ve bütün aşk romanlarında da insan aşık olunca tamamlanır, bir bütün olabilir diye anlatılırdı. Oysa insan ne çok eksikti, sadece aşık olmak ile nasıl tamamlanabilirdi ki? Aşık olmak, insana annesinin kokusunu, babasının ellerini anımsatır mıydı? Bir kardeş selamını getirir miydi?

Aşık olmamıştı ama aşık olacağı insanı seçmişti. İlk gördüğü andan itibaren onunla bir hikaye yazmıştı kendisine. Garip bir hikaye. Pek çok yönden benziyorlardı ama benzedikleri için değildi ona olan sevgisi. Aksine bazı tarafları o kadar farklıydı  ki, ilgisini çeken de buydu. Ondan öğreneceği çok şey olacaktı böylelikle. Okuduğu birçok kitap vardı, ama bir o kadar da okuyamadığı elbette. Onun okuduğu kitapları görüp aynısından alıp hemen okuyor böylelikle farklı alanlara yönelebilme fırsatını yakalıyordu. Benzerlikler kadar farklılıklar da güzeldir diye düşünürken aklına Heracleitos’un ‘Karşıtlar yararlıdır, en iyi uyum farklılıklardan çıkar.’ Sözleri geldi. Antik yunan felsefesinin her konuda bir fikri vardı.

Evine dönmek için minibüse bindiğinde radyoda Servet Kocakaya’dan Garip şarkısı çalıyordu. Bu şarkının sonunda okunan şiiri çok severdi.

“…Mendiller yetmiyor gözyaşlarına, çünkü

Genetik şifre çözülmüş neylesin çocuk

Hem Diyarbakır’da kiralık bisiklete binmek de kolay

Filistin’de elleri kalem yerine taş tutan bir çocuk olmak

Daha da kolay…”

İneceği durağa gelmemişti henüz fakat bir yolcu ‘inecek var’ diye seslenip inince o da minibüs tekrar durmasın ben de burada ineyim diye düşünerek indi. Hem hava da güzeldi. Eve kadar elleri ceplerinde yürürken bu yürüyüşünün babasından kalan bir alışkanlık olduğunu anımsadı, annesi öyle derdi: ‘Baban işten gelirken eli boş gelmek zoruna giderdi, taşıyamazdı boş ellerini, ceplerine saklardı ellerinin o boş ağır yükünü.’ Ne zaman ellerini cebine atsa babasını anımsardı. İşçi ve aylık geliri gayrisafi milli hasılanın çok çok altında olan babasını. Oysa bilseydi babası, onun oyuncak, kıyafet, ayakkabı değil onunla vakit geçirmek ve ona olan sevgisini göstermek istediğini, hiç gitmezdi o yorucu işe. Böylece yorgunluktan ölmezdi de. Öyle demişti doktorlar. ‘Mustafa bey çok yorulmuş.’ Babası çok yorulmuştu, garibanlıktan.

Aldığı kitapları okuyacak olmanın heyecanı, hüznünü dağıttı. Evine hızlı adımlarla yürüdü. Üzerini değiştirip başladı okumaya. Ahmed Arif’in bir şiir kitabı idi elindeki. Rastgele bir sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu;

Birden

Kurşun yemiş gibi susar

Göz bebeklerine karşı

Susar da

Açılıp yol verir şehir

Sade radyolarda bir gamlı hava

“Elaziz uzun çarşı”

Firarda gözüm yok

Namussuzum yok

Yok pişmanlık bir halim

Yaslanıp bir cigara yakmak isterim

Dumanı cevahir değer

Mağlup mu desem mahçup mu

Ama ikisi de değil

Ben garip sen güzel

Dünya umutlu

Öyle bir tuhafım bu akşamüstü

Sevgilim

Canavar götürür gibi

İki yanım

İki süngü”

Onun en sevdiği şairi ve en sevdiği şiiri merak etti. Acaba o hiç aşık olmuş muydu? Hiç şiir hediye etmiş miydi bir kimseye ya da bir şiir yazmış mıydı acaba aşkını anlatmak için? Ben ona olan aşkımı, misafirlikte giydiğim yırtık çorabımın yırtığını nasıl saklıyorsam öyle saklıyorum, öyle gizliyorum, diye mırıldanırken kedisi Garip Bey ayaklarına dolandı. Eğer bir gün duygularına tercüman olacak yeminli bir tercümanla uygun bir fiyata anlaşırsa ona her şeyi anlatacağına karar verdi. Gün boyu kalbindeki boşluğu nasıl doldurabileceğini düşünmüş, yalnızlığına ağlamıştı. Garip Bey sanki onun bu hüznünü anlamış gibi gözlerinin ta içine bakıyor, ben buradayım diyordu. Buradasın Garip biliyorum. Ama bunu bilmek yetmiyor. Ben artık sana anlatmak değil, seni dinlemek istiyorum. Konuş benimle, sesin ne hoştur adımı söylerken. Adım ne güzeldir, ağzında hecelenirken. Garip, burada mısın?

Üzerini örtemeden uyuya kalmıştı. Günün yorgunluğu ve ona çokça yakışan hüznü baskın gelmiş daha fazla dayanamamıştı uykusuzluğa. Dayanamadığı sevgisizlik miydi, uykusuzluk mu? Zira ikisinin de eksikliği bünyeyi çok yoruyor…

Sonsuz uykuya dalmadan evvel kalplerinizi sevgiyle doldurup taşıracak insanlara rastlamanızı dilerim. Her şey yıkılsa bizi sevgi ayakta tutacak. Var olun.

* ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum*

A post shared by muhsin'in kırık kalbi (@ahmuhsinunluuu) on

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
412

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin