garip bülbül
garip bülbül

İçindekiler

Gurbet kelimesi, gariplik ve yabancılık anlamına gelir. Yabancı bir yerde bulunma halini, farklı şekillerde yorumlayabiliriz. İnsan yalnızca doğduğu yahut tanıyıp bildiği yerlerden ayrılınca değil, kendini artık ait hissetmediği bir yerde yaşıyorsa ya da etrafındaki herkes ona çok uzaksa gariptir. Sevgisine karşılık bulamayan, yanlış çağda doğduğunu düşünen, değerlisi değersiz görülen herkes gariptir. Bir gül için bin dikene katlanıp, gülistanda aşkından yanıp, harap olan Garip Bülbül gibi.

Bir imge olarak bülbül, Divan Edebiyatında hatırı sayılır bir yere sahiptir. Nitelendirme ve sembolizmin arşa çıktığı Divan Edebiyatı döneminde edebiyatçılar, anlatmak istediklerini sade bir dilden uzak biçimde Arapça, Farsça ve Türkçenin muhteşem harmonisiyle oluşturdukları, anlaşılması güç fakat kulağa pek hoş gelen gazellerle, mesnevilerle aktarmışlardır.

Bülbül ve gülün aşkını yalnız mesnevilerde yahut gazellerde değil şarkı ve türkülerde de görebiliyoruz. Buna dair örnek şarkılardan oluşan bir çalma listesi hazırladım. Dinlemek isterseniz linkten ulaşabilirsiniz. Ayrıca sadece Türk ve Doğu Edebiyatlarında değil, Batı Edebiyatı’nda da gül ve bülbül hikayelerine rastlamaktayız. Oscar Wilde’ın Bülbül ve Gül (The Nightingale and the Rose) adlı hikayesi sanırım verebileceğimiz en güzel misaldir. Bu yazıda Divan Edebiyatında çok özel ve güzel eserlerde yer bulmuş olan bülbül ile gül aşkı üzerinden, Garip Bülbül’ü anlatmaya çalışacağım.

GÜL

Bülbül aşıktır güle. Dolayısıyla divan şiirinde en çok gördüğümüz imgelerden bir diğeri güldür. Sevgilinin yanağı ve yüzüne benzetilir. Gül yetiştirmenin meşakkatli oluşu, nazla ve zahmetle büyüyor olması, sevgilinin aşığına yaptığı naza ve çektirdiği cefaya benzetilmiştir.

Gül, baharın gelmesiyle açar yapraklarını. Hatta gülün hürmetine bahar mevsimine “gül mevsimi” denmiştir. Gül açılınca bahar gelir; sonbahar ise gülün perişan olduğu, solmaya başladığı mevsimdir. Böylelikle gülün güzelliğine şahit olduğumuz anın kısalığı ve güzelliğinin geçiciliği aşığın ömrüne benzetilir. Gül ölünce aşk biter, aşk biterse aşık biter…

Gül-i ruhsarınâ karşu gözümden kanlı akar su

Hâbibim fasl-ı güldür bu akan sular bulanmaz mı

Fuzûlî

Gül güzelliğinin yanında kokusuyla da mest eder. Şüphesiz en güzel kokan çiçektir. Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı’nda  güle dair tarihinden şifasına kadar pek çok ayrıntıya değinmiştir. “Gül kokusu” isimli bölümde, gül koklamanın sevap olduğuna dair halk arasında yaygın olan görüşün, gülün Peygamber Efendimiz’in sembolü oluşuyla ilgili olduğunu söyler. Devamında nakkaşların, başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere, pek çok padişahı gül koklarken tasvir ettiklerini belirterek güle verilen kıymeti ve yüklenen anlam değerini de aktarır.

Gonca gülsün gül açılsın cûy feryâd eylesin

Sen sus ey bülbül biraz gülşende yârim söylesin

Nâbî

BÜLBÜL

Bülbül Mecnun, gül Leyla’dır. Bülbül gülün bağında öter, şarkılar söyler, ona olan aşkını anlatır, gül dikeni gamzede eder bülbülü, çığrışır bülbüller, gelmez bağdan

Bahçıvan

Bu betimleme aslında çok da hayali değildir. Gerçek hayatta da bülbül, yuvasını gül ağaçlarına yaparmış, güllerin dikenleri bülbülün yumurtalarını yılanlardan korurmuş. Fakat bu dikenler bülbüle batar onu yaralarmış da aynı zamanda. Şiirlerden gördüğümüz kadarıyla gül, bülbülün aşkına karşılık vermeyen, nazlı, vefasız ve zalim; bülbül ise aşkına kavuşmayı dileyen vefakar ve cefakar aşık. İskender Pala, Divan Edebiyatı Sözlüğü adlı eserinde “Gül naz, bülbül niyaz için yaratılmış gibidir.” diyor.

”Ne feryâd edersin divane bülbül

Senin bu feryâdın gülşene kalsın”

Erzurumlu Emrah

Bülbül gülü görünce mest olup güzel sesiyle şiirler okuyup güle niyaz ederken (yalvarırken), gül her seher vaktinde daha bir güzel açar ve naz etmekten usanmaz. Bülbülün neşesi gül ile kaimdir. Nazlı yare aşkını haykıran ve bir cevap alamayan bülbül, neşesini kaybeder ve inlemeye başlar.

”Senden bilirim yok fâide bana ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Nevres

Divan şairi Nedîm’in mezar taşında şu beyit yazılıdır;

”Ey Nedîm ey bülbül-i şeydâ niçin hâmuşsun

Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar var idi”

Gül ölünce aşk biter demiştik. Günümüzde ne gül bahçelerini ne de gül yetiştirmek için sabrı ve sadakati haiz insanları görebiliyoruz. Bülbül viran bağlarda ötmez, o da terk eyledi diyarı. Kimsenin durup dinlemeye, gözlerimizin içine bakmaya, bizi anlamaya hali kalmamış. Herkes aceleci. Hayat kısa deyip duruyoruz, hayatı kısaltan bizim acelemiz. Yetişmeye çalıştığımız güne yaklaşırken kaybettiklerimiz çok fazla. Tarık Tufan “İnsan kaybettikleriyle insandır!” diyor. Oysa biz değerlerimizi ve değerlilerimizi bir bir bırakırken toprağa, üzerlerini örtüyoruz kalın ve siyah bir perde ile. Öyle ki arkamızı dönüp baktığımızda hüzün bile dolamıyor kalbimize. Bu yüzden garibiz, garip bülbüller gibi belki de.

Biz, geçmişte bülbüle ve güle nice anlamlar sığdıran insanların topraktaşları, ne onlar gibi bakabiliyoruz güle yahut bülbüle, ne de görebiliyoruz başka güzellikleri. Vaktimiz yok durup bakmaya, görmeye, kıymet vermeye. Kıymetlimiz yok bu yüzden. İki oda bir salon kalbimizin misafir odasında artık kimleri ve neleri ağırlıyoruz dersiniz?

”Bir mevsim-i bahârına  geldik ki âlemin

Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitan harâb”

-SON-

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
27

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin