god on trial - god on trial film analizi - god on trial özet - film analizi - film özeti
god on trial

God on Trial

Evrenin onu yoktan var eden bir “Tanrı’ya” sahip olduğu düşüncesi, insanlığın en temel kavramlarından biridir. Bu kavram, insan yaşamının en anlamlı ve vazgeçilmez gerçekliklerinden biri konumundadır. Tanrı olgusu dışında başka hiçbir kavram, insanlığın Adem ile başlayan serüveninden bugüne dek bu denli güçlü bir etki bırakamamıştır. Her çağda ve Dünya’nın her yerinde, farklı şekillerde tanımlanmış ya da adlandırılmış olsa da muhakkak bir Tanrı fikri vardır. Zamanın varlığı boyunca en ilkel olanlardan başlayarak en çağdaşlarına kadar tüm dini oluşumlar, en tepede bir Tanrı tasavvuruna sahip olmuştur.

İnsanoğlu yaşamını devam ettirebilmek, anlamlı hale getirmek, mantıklı paradigmalar kurabilmek, güvenmek ve inanmak için “Nihai Hakikat” tasavvuruna ihtiyaç duymuş ve duymaktadır. İnsanda bulunan bu tasavvurun benliğinde kapladığı alan, onu algılayan ve düşünen bir mekanizma olmaktan çıkarmış; kültürleri ve medeniyetleri oluşturarak tarih yazmasına olanak tanımıştır.

Tanrı inancı, insan kapasitesini her daim genişletmiş, insana bir yörünge kazandırarak onu ileriye taşımıştır. Tanrı’nın insandaki yeri ve önemi, onu yaşamın her alanında tartışılan, eleştirilen, desteklenen veya bilimsel olarak analiz edilen bir kavram haline getirmiştir.

Tanrı düşüncesi yıllar boyunca filozoflar, din adamları ve bilim insanları tarafından tartışılagelmiş; sanat, gelenekler, örf ve adetler gibi kültürün ürünü olan birçok dalda karşımıza çıkmıştır. Bu önemli kavramın en etkili ve çarpıcı şekillerde işlendiği sanat dallarından biri de, var olan gerçekliği en yalın ve doğru şekilde işleyen ‘Sinema’dır. Sinema, tarih boyunca dini ve ideolojik kavramları büyük bir titizlikle düşüncelerimize işlemiş, sanat okyanusunun en çarpıcı eserleri bu alanda verilmiştir.

“God on Trial” filmi, Tanrı olgusunu ve insan benliğindeki yerini tartışmalı bir şekilde sunan oldukça etkili bir eserdir. Filmde Nazilerin toplama kampında bulunan bir grup esirin, bir mahkeme kurarak Tanrı’yı yargılaması anlatılmaktadır. Bu yazı, Tanrı olgusunu çeşitli tez ve antitezlerle tartışarak izleyicinin önüne getiren “God on Trial” (Tanrı Yargılanıyor) filminin sosyolojik analizini içermektedir.

God On Trial Konusu

“God on Trial” – Türkçe karşılığı ile ‘Ölümün Soluğu’ ya da ‘Tanrı Yargılanıyor’ – yönetmen koltuğunda Andy Deemmony’nin oturduğu 2008 / İngiliz yapımı oldukça başarılı bir prodüksiyondur. Oyuncu kadrosu da güçlü isimlerden oluşmakta olan filmin senaryosu ise Frank Cottrell Boyce’a aittir. Filmin seyirciyi kendine bağlayan en güçlü özellikleri, çoğunlukla aynı mekân ve aynı insanlar arasında geçmesine rağmen akıcı ve sürükleyici bir senaryoya sahip olması, kurgunun ve sahneler arası geçişlerin başarılı olması ve tarihsel olarak yaşanmış olaylara dayandığından izleyici ile duygusal bir bağ kurmasıdır.

Filmde mahkumlar tarafından yargılanan Tanrı, Yahudilerin Tanrısıdır. Mahkeme gerçekleşirken sıkça kullanılan, alıntılar yapılan kaynak ise Tevrat (Eski Ahit)’tır. Bugünün Yahudi toplumlarındaki idealist ve dinci felsefeler, eserde ortaya konan zihin kodlarıyla örtüşmektedir. Bu nedenle sorgulama esnasında ortaya atılan sorular ve esir zihniyeti ile verilen yanıtlar, günümüzdeki Yahudi politikalarını ve düşünce sistemlerini anlamak konusunda büyük ipuçlarıdır.

Film II. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz adında bir toplama kampında geçmektedir. Toplama kampında bulunan mahkumların çoğu “Yahudi olma” nedeniyle esaret altına alınmıştır. Hayatlarının sonlanması için en fazla birkaç saatleri kalmış olan mahkumlar, yolun son dönemecinde, ona en çok ihtiyaçları olan dönemde Tanrı’nın neden orada olmadığını sorgulamaya başlar ve Tanrı’yı yargılamaya karar verirler. Kampta hukuk profesörleri ve avukatlar da bulunduğundan Tanrı’nın yargılanması için gerekli olan hukuksal prosedür oluşturulur ve O’nun suçlu mu, suçsuz mu olduğuna ilişkin mahkeme başlar.

Mahkumlar arasında işçiler, iş sahipleri, doktorlar, avukat ve hahamlar gibi toplumun farklı sınıflarından Yahudiler bulunmaktadır. Bunların bir kısmı son ana dek Tanrı’ya olan bağlılıklarını sürdürerek onu savunurken; bir kısmı da Tanrı’ya isyan etmekte ve onu haksızlıklara müdahale etmemekle suçlamaktadır. Kurulan mahkemede Tanrı’nın suçlu olduğunu düşünenlerin en büyük tezi: “Tanrı’nın zulümlere izin vererek haksızlıklar karşısında susması ve inançlıların ona bağlılığını sarsması” üzerinedir. Mahkumların çoğu mahkemeye başlarken ikna edilebilir durumda değildir, çünkü onların akıllarındaki yargı kesin: “Tanrı kötü çünkü hiç zorlanmadan tüm vahşeti durdurabilecek güce sahipken bunu yalnızca izlemekle yetiniyor.”

God On Trial Film Analizi

Filmin başrolleri savaş sırasında esir düşmüş ve hayatta kalacakları süreyi bile öğrenmekten yoksun bırakılan mahkumlardır. Buna karşılık, özgür bir şekilde fikirlerini beyan ederek kendilerini Tanrı’yı yargılayacak konumda gören de yine filmin başrolleridir. Üzerlerindeki kıyafet aşağılayıcı, bulundukları ortam sefil ve isimleri “mahkûm” olmasına rağmen, toplumun farklı kesimlerine mensup olan bu entelektüel grup, düşüncelerini beyan ederken, nezih bir ortamda alelade bir konuyu tartışan soylu kişiler gibi davranmaktadırlar. Buradan çıkaracağımız sonuç, filmin “Özgür İrade” konusunu hem ironik hem de başarılı bir şekilde ele almış olmasıdır. Özgür irade, insan benliğinin bir parçasıdır ve beden kafes altına alınsa bile insanın özünde bulunan duygu ve düşüncelerin özgürlüğü kısıtlanamaz. Düşünmek bir ayrıcalıktır ve sınırları yoktur. İnsan mantığı her noktaya dokunabilecek uçsuz bucaksız bir okyanustur. Öyle ki, istediğinde Tanrı’yla bile hesaplaşabilir.

Film boyunca Tanrı’nın, yarattığı Dünya’daki hâkimiyetsiz ve kayıtsızlığı tartışma konusu olsa da, sorgulanan aslında Tanrı’nın kendisi değil, insan zihnindeki Tanrı olgusudur. Zulmün ve ızdırabın tahayyül edilemeyecek derecelere ulaştığı günlerde, insanların Tanrı’dan öğrendikleri gibi dualar ve ibadetler etmesine karşın, Tanrı’nın zulme sessiz kalması insanların gözünde, inananların yok olmasına izin vermesidir. Bu nedenle inanç gerekli değildir. Tanrı’nın varlığı kabul gören bir gerçektir, fakat asıl sorun onun var ya da yok olması değil, var olduğu halde bunu göstermemesidir. Filmde bu düşünce şu diyaloglara konu olur:

“Beni duymasına rağmen hiçbir şey yapmıyor. Eğer beni duyuyor ve dinlemiyorsa Tanrı kötü demektir. Tanrı suçludur ve burada bizlerin yerine mahkûm olmalıdır. O halde onu yargılamalıyız, belki o zaman bizi duyar.”

“Tanrı benimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığı için tüm Yahudi halkını cezalandırıyor mu? Asıl soru neden iyi adamı cezalandırmayı seçtiği? Neden Hitler’i değil mesela? Peki, Firavun’u katletti mi? Yahudiler tümden bir katliama uğramak için ne yapmış olabilirler? Bir yanıtı olan var mı?”

Tanrı’yı suçlu bulan mahkumlar sözlerine başka tanıklar göstermek ihtiyacı duyarak, Tanrı’yla mücadele etmenin zorunluluğuna tarihten örnekler verirler. İbrahim, Sodom konusunda İlahı ile karşı karşıya gelmiştir, İsrail ismini kazanmak için Tanrı’ya savaş açmıştır ve Yakup bir melekle çarpışmıştır. Tüm bunlara göre Tanrı’nın kesin bir hükme bağlanması mecburidir.

Tanrı’nın iyi ya da kötü olduğuna dair tartışmalar sürerken, olayın dışında kalan bir kesim Tanrı’nın var olmadığını, eğer bir Tanrı varsa onun Yahudileri sevmediğini savunmaktadır. Filmde açıkça Tanrı’ya dair olası tüm teoriler masaya yatırılmış ve bunlara ilişkin yargılar izleyici karşısında savaşmıştır. Yine de yapımda bariz bir temkinli duruş, tepkilerden çekinilerek geri durma ve daha ilerisi olmasına rağmen konunun belirli bir sınırda bırakıldığı hissedilmekte. Bunun nedeni olarak; din ve Tanrı’nın inanan insanların kırmızı noktası olduğunu ve muhakkak herkes tarafından düşünülmüş olsa da, dini bir konu üzerinde eleştiri yapmanın toplum tarafından korkulan bir faaliyet olmasını gösterebiliriz.

Filmin etkileyici sahnelerinden biri de Tanrı’nın suçsuz olduğunu savunan birinin Tanrı’nın var olduğunu ve olan şeyin yalnızca insanın yaptığı yanlış tercihlerin bedelini ödemesi olduğunu belirttiğine dair konuşmasıdır:

– Romalılar Yahudilerin kendileri gibi yaşamalarını ve Tevrat’ı terk etmelerini istiyorlardı. Peki, Romalılar şimdi nerede?  Toprak oldular.  

– Ya Tevrat? Hala var, hala yaşanıyor. Eğer Tanrı’nın planının bir parçası ise bu acımız bir ayrıcalıktır. Bu acıyla insanları arındırabileceksek şanslı kişileriz. İnancınızı almalarına izin vermeyin. Sadece güçlüyse büyüyebilir. Küçük ateşler rüzgârla sönüp gider ama büyük ateşler daha büyüklerine neden olur. Hitler ölecek. Savaş bitecek. İnsanlar ve Tevrat ise yaşayacak. Kesinlikle. İşte burada. Tevrat, yaşayacak. Bu yüzden Tanrı’ya güvenmeliyiz.

– Acı, Tanrının planının bir parçasıdır. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak, neden acıyı da almayalım ki? Tanrı’yı suçlamadan önce kendimize bakmamız gereklidir. Belki de anlaşmayı bozan Tanrı değil de bizlerizdir. Tanrı böyledir. Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Umudumuzu yitirmemeliyiz.

– Durmadan kötülüğün nereden geldiğini soruyorsunuz, ya bu iyilik nereden geliyor?

Tanrı ile ilgili son savunmalar yapılmış ve artık bir yargıya varılmak üzereyken, Tanrı’yla ilgili hükmü vermek üzere seçilen hakimlerden biri şu sözleri sarf etmektedir:

“İsmini alıyorlar, saçlarını kesiyor, çocuklarını senden alıyorlar. Eşini ve anneni de, hatta dişlerini bile. Seni sen yapan her şeyi alıyorlar. Tanrınızı da almalarına izin vermeyin. Ne kadar aptalca ve faydasız görünse de bu anlaşma sizin. Tanrı sizin Tanrınız, hiç var olmasa bile.”

Hakimin bu sözleri, insanın her şeyini kaybetse dahi Tanrı’yı kaybetmeyeceğini ve Tanrı ile birlikte olmanın işin sonunda sahip oldukları tek şey olduğunu açıklar niteliktedir. Düşman bedeni tüketilebilir, ona zarar verebilir, aileyi parçalayabilir, varlık ve sevgiyi sömürebilir, cana kastedebilir, fakat insanın elinden Tanrı’ya olan inancını alamaz. Hiçbir şeyi olmayan birinin sahip çıkabileceği tek değer “Tanrı” olgusudur.

Hakimin sözlerinden sonra jüri, çaresizliklerinin bedelini Tanrı’ya ödetmek istercesine O’nu suçlu bulur. Yargının kesin ve Tanrı’nın suçlu olduğu noktada, çarpıcı bir gerçek ortaya çıkar. Suçlu bulunmuş ve gururu zedelenen insanlar, üzerlerindeki yükü Tanrı’ya mâl ettikleri için rahatlamıştır. Sonrasında kalabalıktan biri “Artık Tanrı suçlu, peki şimdi ne yapacağız?” diye sorar. Soruya gelen cevap ise insanın yaşadığı dilemmayı tüm çıplaklığıyla ortaya döker: “Şimdi dua edeceğiz…”

Bu yanıt filmin üzerine kurulu olduğu düşünce sistemini açıklar niteliktedir. Yahudiler seçkinci bir din anlayışına ve diğer inançlılardan farklı bir Tanrı olgusuna sahiptir. Onlar için inanç bir gerekliliktir. Laikler toplumlarında hoş karşılanmaz. Tanrı’nın elinde olan sebeplerle sonları gelmiş olsa bile, soylu davranarak onun takdirini kabul etmek ve gururlarına yenik düşerek onu suçlu gördüklerinde bile Tanrı’ya itaat etmek gerekir.  Irkları korkunç zulümler görmüş ve yıllar boyu çaresizlikle yüzleşmiştir. Sahip oldukları düşünce haritası, normal koşullar altında değil, içinden çıkılamaz bir şiddet ortamında geliştiğinden; yaşadıkları zulümleri yaptıkları zulümlerin meşrulaştırıcı temelleri olarak görmektedirler. Tarihsel süreçte çektikleri acıları ve yaşadıkları zulümleri sanatı kullanarak göz önüne sermeleri, kendi ırklarını mağdur ve haklarını koruyan bir konumda gösterme çabalarından kaynaklanmaktadır. Film incelenirken, Yahudileri temsil eden kişilerin zihin haritalarının titizlikle çıkarılması ve filmin Yahudi ırkını sosyolojik olarak ele aldığı statünün anlaşılması önemlidir.

Yahudilerin yaşadıkları zulmü yaptıkları zulmün meşrulaştırıcı sebebi olarak görmeleri ve ideolojilerinin bir gereği olarak mücadeleci/hırslı bir toplum yetiştirmeleri yanıtlanması gereken bazı sorular doğurur: İnsanlık sorununun temeli nedir? İnsan karşısında olana düşman olmak ve birbirini yok etmek mecburiyetinde midir? Savaş ve rekabet insanın varlık sebebi midir? Bulunduğumuz noktada herhangi bir insan topluluğunun bir başkasını tamamen yok etmesi meşru mudur? İnsan ortak paydada bir araya gelebilir mi? Din, dil, ırk ve ideolojilerin farklılığı görmezden gelinebilir mi? Bunun bir yolu bulunmadan İnsanlık Sorunu çözülebilir mi?

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
431

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin