içinden geldiği gibi sesli
içinden geldiği gibi sesli

Her şeyi baştan anlatmalıydı karşısındakine bambaştan. Artık korkuları toplumsal bir curcunadan başka bir şey değildi. Kafasında hesaplaşması otuz beş yılını almamış mıydı? Neyin daha hesabını kime artık kime versindi. Gözlerini yan masada dökülmüş olan kırık ince belli çay bardağına iliştirdi, işte pazar ve ertesi bir gündeymiş gibi karşısında yeşil gözlü ve kısa kıvırcık kadına baktı, durmadan hiç durmadan bir şeylerden bahsediyordu; iş yerinden, patronundan, yok efendim patronunun sekreteriyle aşk yaşamasından falan filan… Durmadan konuşuyordu. Sonra deli gibi acıkmış hissetti kendini, masaya oturduklarında Gül, hemen siparişi söylemişti, menüye bile bakma fırsatı vermeden. Gül, mükemmel kadın… Hakkını vermek gerekirdi. Planlar hep mükemmel kadında… Sonra nerede en güzel ne varsa O bilir. Menüye bakmasına ne gerek var ki, düzeni ne zaman bozmuştu da şimdi bozsun. Gül’e göre O, sadece güzel içendi, bu kadar… Gül’ü yemek yerken dinlemek ya da dinlemeden duymak daha çekilir cinsten bir tabloydu. Karşısında artık onu önemsemeyen hayatını İstanbul trafiğine çevirmiş bir kadın vardı sonuçta, bu düşünceyle vicdanını rahatlatıyordu kendince.

Rahatlama çabası aslında boştu. Her şeyi O öğretti bana diye düşündü, yeri geldi düştüğü yerden doğrulttu ve sadece kadını değil bazen de dostu oldu. Ama artık hayatında, kendi hayatında anlamlandırdığı bir şeyin varlığını kabul etmişti ve kısacası Gül, artık ona iyi gelmiyordu, artık nefes alamıyordu ki. Şey düşündü uzatmadan; nasıl başlamalıydı, ne demeliydi… “Sende sorun yok sevgilim, ben sorunum ben kendi içimde” diye başlasa; Gül kısa bir kahkaha basabilirdi, zeytin yeşili gözlerinden gülmekten yaş gelirdi belki kim bilir. Sonra birlikte geçirdiği üniversite yıllarını düşündü, her şeyi birlikte yaşamışlardı ve istemişlerdi ki güzel bir hayat ve güzel bir birliktelik. Aslında birbirlerini çoğu zaman örter ve diğer anlaşamayan çiftler gibi açıklarını, kirli yanlarını kimselere açmadan sırdaş ve dostane bir şekilde tutarlar ve birbirlerine tutunurlardı. Ama sorun baştaydı, en başta diye düşündü acıyarak yıllarına. Ellerini bitiştirip bakışlarını iş mülakatlarında “peki seni neden işe almalıyız” edasıyla “peki beni sahi bu kadar istiyor musun?” demek istedi deli gibi.

Zor değil mi düzenli hayatını, emeklerini ve o güzel kıvırcığın mükemmel işleyen küçük hayatını dağıtmak… Kaçsa mıydı bir şey demeden açıklama yapmadan, belki böylesi daha üzerdi, kıyamadı.

Önce ellerini yavaşça dizlerinden çekti ve masaya koyarken, tuzluğu avuçlarına aldı, nişan yüzüğüne baktı ve “Ben Mehmet’e aşığım.” dedi. Evet, sesli içinden geldiği kadar ve sesli. Korkmadan kimseden, yan masalardan ve Gül’den.

Artık içinde kendini korkusuz ilan edebilirdi, yıllardır bastırdığı benliğini, sevgilisine ve toplumdan utanmadan dile getirmenin su götürmez rahatlığıyla kuş olsam boğazda tur yapsam artık özgürüm ve sesim yüksek artık diye heyecanlı ve karmaşıktı ki Gül’ün telefonu çalıyordu, hemen söylenerek açtı, acil bir şekilde toplantıya çağrılmıştı, hisse senedi için belirlenen vadelerde sorun mu ne varmış. Yeşil gözlerine baktı, ne bir şaşkınlık ne bir sorun vardı. Sadece işlerine söyleniyordu çantasını toplarken “hayatım akşam geç gelirim merak etme” dedi, yanağından telaşlı bir şekilde öptü ve masadan kalktı.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
93

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin