filozoflar tablosu
filozoflar tablosu

Fikir sahibi olmak önce yaşadığımızı, sonra bir kafamız olduğunu ve bir bilinç sahibi olduğumuzu ispat eder. Bir fikrin nasıl benimsendiği, benimsenirken ne gibi aşamalar geçirdiği kişiden kişiye değişiklik gösterir.

Cemil Meriç’in “Yığınlar düşünmez, maruz kalır. Nezleye yakalanır gibi tutulurlar bir fikre.” beyanı da bu durumu anlatan güzel bir örnektir.

Yaşamak haysiyeti, düşünmek haysiyetiyle kaimdir. Bizlerin yaşayışını hayvanlardan ve anlamsızlıktan ayıran budur. Fikrin namusu insanın namusudur. Fikrini bir arayışla bulan, kendi paradigmasını inşa eden çok az insan vardır.

Yığınlarda bu durum görülmez. Zaten yığınlar tabiatı itibariyle böyle bir şeye olanak vermez, o yüzden yığındırlar bir bakıma. Zira felsefe yapmak, düşünmek, insanı sürüden ayıran bir iştir. İnsana bu hissi verdiği için, yani kişiye sürüden ayrı olabilmiş bir insan olduğunu hissettirdiği için hem zor hem vazgeçilmez gelir insana.

Yığın olmanın doğasında “ortak hareket etmek” vardır. Bu ortak hareketle düzenin sağlanabilmesi direktiflerle, reflekslerle belirlenir. Yani sürünün her üyesinin ortak bir karara varmasıyla değil, sürünün topluca ortak bir eğilimi benimsemesiyle olur. Sürünün üyeleri buna maruz ve mecbur kalır. Zaten sağlıklı olan da budur. Hiçbir zaman insanların çoğunluğu felsefe yapmadı. Yapmaması da gerekiyor zaten. İnsanların çoğunluğu felsefe yapsa ve azınlığı çalışsa idi çok çok farklı bir dünyada olurduk muhtemelen, hayal edilebilecek bir şey değil. Hem zaten doğal da değil. Felsefe her zaman azınlığın yapması gereken ve sadece azınlığın yapabileceği bir şeydir.

Zira bir şey üzerine ne kadar düşünürseniz onu yapmanız o kadar zorlaşır.

Söz gelimi bir aralıktan karşı tarafa atlayacaksak o açıklığın üzerine ne kadar düşünürsek o açıklık o kadar büyür gözümüzde. Onun açıklığı, derinliği, atlayabilir miyim ya atlayamazsam üzerine düşündükçe onu yapamaz hale geliriz. Bu yüzden motivasyon ve kişisel gelişim konuşmalarında genellikle “düşünme, yap!” denir. Motivasyon ve kişisel gelişim konuşmaları genellikle insanlara duymak istediklerini söyler, ayakları pek gerçeklik zemininde hareket eden konuşmalar olmasa da bu hakikati kavrayabilmiş oldukları görülüyor.

Hayatı yaşarken de böyledir bu durum. Hayat üzerine ne kadar düşünürsek onu eskisi gibi soğukkanlı devam ettirmekte zorlanırız. Hayatın her detayı gözümüze görünür, yapılacak ufak bir şeyin arkasına uzun düşünme seanslarını oturturuz.

İdeolojilerimiz üzerine düşündükçe onları eskisi gibi hevesli bir şekilde benimsemiş olmayı sürdümekte zorlanırız. Bu karışık bir resimdeki ayrıntıyı fark etmeye benzer. Kişi baktığı şeye, bu herhangi bir şey olabilir, uzaktan bakmayı becerebilirse fark ettiği bir ayrıntı onu fark edene kadar ne kadar bakmış ve görmemiş olursa olsun artık gözünden kaçmaz. Fark edilmeyen bir ayrıntının göze batması olarak da özetlenebilir bu durum. Kişinin benimsediği ideolojilerde de mesele biraz böyledir. İdeolojisine uzaktan ve ön yargılarını kırmış bir şekilde bakabilen biri, artık gözüne batan ayrıntıları düzeltmeden o eski hevesle benimseyemez olur ideolojisini. Bu ayrıntılar, tutarsızlıklar olabilir, kişinin değer yargıları ile uyuşmazlıklar olabilir. Somut duruma göre her şey olabilir bu ayrıntılar.

Fakat bir meseledeki iki farklı görüş karşılaşırsa ne olur? Bir konudaki iki görüşün çarpışmasından, yani “tartışılma”sından bahsediyorum.

Tartışma anında muârızımızı ikna edebileceğimizi sanırız öne sürdüğümüz argümanlarla. Fakat gerçek, sanılandan farklıdır. Zira, tartışma anında devreye hesap edilmeyen bir şey girer. Mütedeyyinlerin “nefs” dediği, psikanalizin “ego” dediği şey girer. Bu ego ya da nefs, tartışmada alt edilmeyi kabul edilemez bulur ve bunu engellemek için elinden geleni yapar. Yenilgiyi asla hazmetmez, hele hele iki kişinin dışında birileri de varsa ortamda yani izleyicisi olan bir tartışma ise bu yenilerek küçük düşmek istemez.

Alt edilmeye karşı içeriden gösterilen bu direnç, insanı normalde savunmayacağı argümanları savunmaya itebilir.

Tartışmada haksızlığını anlayarak ikna olan kimseler pek azdır. Zaten bu kimseler olgun ve bilge meşrepli insanlardır. Hakikatten daha önemli hiçbir şeyin olmadığını kavrayabilmiş ve hazmedebilmiş insanlardır. Birçok şeyi aşmışlardır artık ve tartışmada yenilmeyi küçüklük olarak görmezler, hakikatin zaferi olarak görürler. Kaybedilmiş her tartışma öğrenilmiş bir hakikat, kazanılmış her tartışma öğretilmiş bir hakikattir bir bakıma onlar için.

Gelgelelim, çoğumuz böyle değilizdir. Eğer kimseyi ikna edemeyeceksek ne faydası vardır tartışmaların? Veya başka bir açıdan hareketle, hangi metodla hareket edilirse muârıza karşı ikna edici olunabilir?

Tartışmaların esas faydası uzun vadelidir, tartışma anında değil tartışma sonrasında etkisini gösterir. Muhalifin kafasına bırakılan bir soru işareti yıllar sonra onu meseleye dair bir arayışa sevk edebilir.

Tartışmalarda bir savı, hoyratça ve saldırgan bir biçimde savunmak yerine muârızın zihninde bir soru işareti bırakacak, benimsediği “doğru”ların gerçekten doğru olup olmadığı üzerine düşündürecek bir biçimde konuşmalıyız.

Dücane Cündioğlu’nun da dediği üzere irfan denilen şey de zaten öğrenilmiş hakikatlerin hakikat olup olmadığından kuşku duymaktır. Basit bir şey değildir, hakikat yoluna kuşkuyla başlanır ve kuşkuyla devam edilir çünkü.

Fikrî değişim genellikle bir soru ile başlar. Tartışma esnasında zihinde beliren soru işareti, başlarda pek rahatsız etmese de uygun koşullar oluştuğunda veya yeteri kadar vakit geçtiğinde kendi varlığını hissettirir. Bir ur gibi büyür beyinde fikir. Bize bir şeylerin ters gittiğini, paradigmamızda bir tutarsızlık olduğunu sezdirir. Her şey böyle başlar. Nerede biteceği kişinin kendi arayış öyküsüdür, bir meseleye dair basit bir kuşkuya arayış öyküsü demem pireyi deve yapmak olarak anlaşılmasın. Hayat zaten hep küçük arayışlardan oluşur, daha doğrusu küçük sandığımız arayışlar büyük hakikatlerin anlaşılmasında nirengi noktasıdır.

Sarsıcıdır fikrî değişimler. İnsanın kendisine meydan okumasıdır, kendini aşmasıdır.

Sarsıcıdır ama böyle insan olunuyor. Düşünmeyen bir beynin, ölümü gerçekleşmiştir. Kafası karışmamış insan düşünmemiş insandır.

Acı verir kafa karışıklığı, tutarsızlık içinde yüzdüğünü fark etmek dayanılmazdır. Bu yüzden cehalet mutluluktur denilmiştir. Cehaletten gelecek mutluluğu elinin tersiyle iterek “kafa karışıklığı iyidir, insan kafası olduğunu anlar” demiştir şair.

Kafa karışıklığı kaderimizdir.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
164
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyor. Serçe Dergisinde Yazı İşleri Sorumlusu olarak koşuşturuyor. Okuyor; okudukları üzerine düşünüyor, eleştiriyor ve yazıyor. Küçükken dünyayı değiştirmek isterdi, hala istiyor. Soru, eleştiri ve önerileriniz için: huseyinmehdiyagiz@xyazar.com

1 YORUM

  1. Cemil Meriç deyimiyle; Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış. Yanıldığını kabul etmek, yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir: Parçadan bütüne, karanlıktan aydınlığa geçiş.

    13

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin