vefa ve süleymaniye sebah
vefa ve süleymaniye sebah

Son günlerde “İstanbul’a ihanet” meselesi sık sık gündeme gelmeye başladı. İstanbul’a hakikatte kim ihanet etti, İstanbul’a neden ve nasıl ihanet edilir gibi soruları da doğuran bir tartışma bu aslında.

Biz toplum olarak her zaman, en azından lafzen böyle, gelenek vurgusu yapageldik. Geleneklerimize bağlılığımızı her fırsatta göğsümüzü germe sebebi olarak gururla sunduk. Geleneğimizden güç aldığımızı, gelenekten aldığımız ilhamla geleceği inşa edeceğimizi beyan eden özlü sözleri bulvarlara, spor salonlarına, kültür merkezlerine astık. Fakat uzun bir süredir, hayata yansımayan boş bir sayıklamadan ibaret yapılan bu vurgular. Sadece başka bir milletle boy ölçüşüleceği zaman hatıra gelen bir aidiyet, bir bağlılık mahiyetinde.

Eğer ortada gerçekten muazzez bir miras var ise bu mirasa varis olmanın hakkı verilmeliydi. Ecdat-torun vurgularından beslenen sloganik söylemlerle kof ve arka planı olmayan bir “Osmanlıcılık” yükselmekte mesela. Bunca yıl bizlere kadar tevarüs eden  estetik ve mimari değerleri kıymete değer bulmayan bir Osmanlıcılık bu. Yaptığımız binalar komşumuzun güneşini kapatırken akla gelmeyen bir Osmanlıcılıktan bahsediyorum. Roma’dan kalma eserleri harabeye çevirirken insanı rahatsız etmeyen bir Osmanlıcılık. Sultanahmet’in şahane siluetine 16/9 gökdelenlerini saplarken, Ortaköy’ün nazik görüntüsünü parlak rezidanslarla çirkinleştirirken bir türlü akla gelmeyen Osmanlıcılık. “Medeniyet Bilinci” veya “Medeniyet  Perspektifi” gibi başlıklar altında programlar düzenlerken, büyük bir medeniyetin çocukları olduğumuzu söylerken musluksuz bir çeşmenin üzerinin sprey boyalarla kirletilmesini dert etmeyen bir Osmanlıcılık.

Kültür merkezlerinde ve belediye etkinliklerinde Turgut Cansever’i anma programları tertip eden ve bunlara katılan fakat Turgut Cansever’den mimari ahlak dersi almayı mali kariyeri için kârlı görmeyen bir ruh halinin gölgelerini şehrin bütün cephelerinde görüyoruz. Mimari ahlak veya imar ahlakı masraf ve külfet demek çünkü böyle bir ruh hali için. Günü kurtarmak için yapılan binalarda kalıcılık ve güzellik hassasiyeti aramanın beyhude olduğunu söylemeye gerek yok. Hem zaten bu binalara talip olan “müşteri” de hiç mi hiç umursamıyor bu tür şeyleri.

Câmi yapmak için alan açması gerekiyorsa hiç düşünmeden üç yüz yıllık mezar taşlarını parçalayıp kaldırabilecek tıynette bir karakter kuşanmış binlerce insan duruyor önümüzde. Câmi yapmayı adeta bir fetişizme dönüştüren, nerede bir yeşillik görse orayı ya cami ya plaza yapılabilecek bir boş alan olarak telakki eden zihniyetle hesaplaşmak zorundayız. Şehrin nefes alabileceği büyük bir yeşil alan olmamasını bir eksiklik olarak görmeyen zihniyetle hesaplaşmak zorundayız. Betonları yapraklardan daha çekici bulan bakış açısıyla hesaplaşmak zorundayız. Yeni câmiler yapmak yerine var olan câmileri ihyâ etmeyi düşünmeyen zihniyetle “Müslüman” olarak da hesaplaşmak zorundayız. İhyâ olmayı bekleyen camilerden ve çeşmelerden habersiz olan hafızayla hesaplaşmak zorundayız.

İhyâ olmayı bekleyen camilerden biri çok da uzakta durmuyor. Bir zamanlar İstanbul’un en prestijli semtlerinden biri olan, Haliç’i süsleyen Vefa sokaklarında gezintiye çıkarken kızıl görüntüsüyle kendisini belli eden, mütevazı güzelliği gözleri büyüleyen Aziz Theodoros Kilisesi’nden dönme Vefa Kilise Camii veya diğer ismiyle Molla Gürâni Camii yıllardır harap ve bir başına Vefa’daki yerinde çürümeyi bekliyor. Çevresindeki eski Vefa  konaklarıyla beraber yıkılmaya yüz tutan bu öksüz câminin cemaati yok. İçinde ibadet edilen bir mabet görüntüsünden çok, inananı kalmamış bir kasabanın inançlılarını bekleyen terk edilmiş bir ibadethanesine benziyor bu haliyle. Caminin içi mavi tuvalet fayanslarıyla kaplanmış, Roma döneminden kalan şahane lale motiflerinin üzerine çimento dökülmüş. Bin yıl önce, Romalı bir ustanın elleriyle hayat bulan lale motifleri şimdi kurumuş bir çimento, altındakini bilmeyenler için. Caminin tabanı oyulmuş, altında hazine var rivayetlerine itibar eden birkaç altın meraklısı tarafından. Caminin bu talihsiz vaziyetine dair çok daha fazla betimleme yapılabilir. Bütün bunlardan ya ilgili kurumların haberi yok ya da görmezden gelmeyi yeğ buluyorlar. Belki de ilgili kurumların ilgisini çekmek önce insanların ilgisini çekmeye bağlıdır.

Bu örnek özelde Vefa’daki, genelde İstanbul’daki onlarca örnekten biri sadece. İstanbul’un veya Roma’daki ismiyle Konstantinapolis’in defalarca uğradığı kuzeyli barbar akınlarını aklıma getiriyor gördüğüm bu manzaralar. Romalılar kuzeyden gelen yağmacı barbar akınlarını durdurmalarının şerefine Gotlar Sütunu’nu dikmişlerdi Gülhane Parkı arazisine. Dikilen bu sütunun bile üzerine yazılar yazılmış ironik bir şekilde. İstanbul barbarlardan kesinkes korunması gereken nadide bir şehirdi çünkü. İstanbul ancak İstanbul’a layık olanların olmalıydı, layık olmayanların elinde bir İstanbul kalmayacaktı. Bu ikilem içinde bizim yerimizi tereddütsüz bir şekilde görebiliyorum.

Çok paralar harcanmış etkinliklerde mehterlerle anarken kendimizden geçtiğimiz Osmanlı’nın neden büyük bir devlet olabildiği de biraz burada saklı. Güzelden anladıkları için güzeli korudular ve güzelliği devam ettirdiler. Güzelin kimden gelirse gelsin güzelse kıymete değer olduğunu bildiler. İstanbul’un her şeyden önce Roma İmparatorluğuna başkentlik yapmış bir Roma kenti olduğunu unutmadılar ve buna göre hareket ettiler. İyisiyle kötüsüyle geldiler ve geçtiler, İstanbul’a bizden çok çok daha iyi baktıkları zaten kıyastan vârestedir.

Elbette meseleye Osmanlı, Osmanlıcılık, medeniyet ekseninden bakmak pek subjektif olacak ve rasyonel bulunmayacaktır. Fakat gelenek varisleri olduklarını iddia edenlerin ne yaman bir tezat içinde olduklarını, vandallıklarını çağdaşlık ve modernleşme sanma gafletlerini daha iyi ortaya seren bir örnek yok.

İstanbul, bu haldeyken bile hala göz alıcı bir güzelliğe sahip. Kalabalıkların ve dozerlerin tokadını yemişken bile bütün ihtişamıyla ayakta. İstanbul’un ve bizim yaşadığımız bu süreçlerin şüphesiz ki bir ayağı da hukuktur. Mesele bizim hukuku ne kadar önemsediğimiz, şehir insanı olmanın hukukuna ne derece riayet ettiğimizdir. Şehir insanı olmanın şehre yerleşmekten başka  bir şey olduğunun bilincine varmakla ilgilidir bütün bu süreç. “Şehirli” olmanın bir hassasiyet, bir kültür taşımakla kaim olduğunu anlamakla ilgilidir. Meselenin hukuk boyutuna ilişkin önemli gördüğüm bir konuşmada kürsüdeki Alev Alatlı, karşısındaki iş adamlarına ve elinde bir şekilde imkan bulunduran herkese yönelik  çok ilginç ve didaktik bir noktaya parmak basıyordu. “Her yasal olan helal değildir” diyordu. Elbette fıkhî değil ahlakî bir mâna içeren türden helallik bu. İstanbul’a yapılanlar yasal olabilir belki ama helal değildir.

İnsanların insafına mı bırakılmalı bu şehir, yasaların demir yumruğuna mı? İki ucu keskin olan bu mızrağın ortasından tutabilmenin bir yolu olmalı.

Not: Bu yazı yayınlandıktan hemen sonra yazıda yakınılan iki konuya dair müjdeli haberler alınmıştır. Vefa Kilise Camii restorasyona alınmış ve İstanbul’a bir kent kütüphanesi yapılmaya başlanmıştır. 

Bu yazı Tadil dergisinin 2018 sayısında yayınlanmıştır.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
631

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin