insan nasıl kaçmaz
insan nasıl kaçmaz

Evin tüm ışıkları sönük, perdeleri sıkı sıkıya örtülü. Gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu. Belki saatler belki günler olmuştu, bilmiyordu. Zaman mefhumunu kaybettirmişti ona bu hali. Perdelere rağmen içeri sızan ay ışığı, bir zaman hayranı olduğu, altında saatlerce oturup düşler kurduğu, geceye rağmen parlaklığıyla imkansızları mümkün gösteren ay ışığı, onu rahatsız ediyordu. Çünkü gecenin ortasında gözlerine vuran bu ışık, artık onu ele vermesinden korktuğu her şeyini bilen eski bir dostunu andırıyordu. Evet kaçıyordu bir şeylerden. Kaçışı farklı olsa da dünya üzerindeki diğer insanlar gibi bir şeylerden kaçtığı gerçeğini değiştirmiyordu. Kaçışını diğerlerinden ayıran bir diğer şeyse farkında olmasıydı. Öyle ya, günlük telaşımızın içinde nelerden kaçıyoruz da kendimize itiraf edemiyoruz… Her kaçışın bilinen bilinmeyen çok yanı vardır. Onun kaçışıysa korkudandı, kaçtıkları gibi olmak korkusu.

Karışmış ve yağlanmış saçları, uzayan tırnakları, yazın sıcağında üstüne yapışan kıyafetleri hiçbiri umrunda değildi rahatsız etmiyordu onu, hatta belki hissetmiyordu. Işık gitgide artıyordu. Güneş doğacaktı ve onun için kaçmak daha zorlaşacaktı. Kulağına çalınacaktı kaçtıkları belki de. Ne yapacağını bilmiyordu. Bu halini öylesine kabullenmişti ki ne yapmalıyım diye düşünmek bile istemiyordu. Çünkü düşünmenin onu kaçtığı düzenin kollarına iteceğini biliyordu. Kendine ve haline gülecek oldu, gülemedi. Bu üzerine yapışan hüznü ve bezmişliği saymazsak sevince, kedere, gülmeye yabancılaşmıştı içi. Yani en azından gerçek hallerine. Derken yüzünde bir sıcaklık hissetti. Hayır güneş vuruyor olamazdı, daha sabahın ilk ışıklarıydı odasına hafiften dolan. Bu sıcaklık yüzünü ıslatmıştı da. ‘Sözde normal’ bir insanın aklına gelecek olan gözyaşı olur evet ama gözyaşlarından da nefret ediyordu artık. En son gözlerinden ne zaman yaşlar aktığını hatırlamıyordu. Ama onu gözyaşlarından nefret ettirenin ne olduğunu iyi hatırlıyordu. Gözyaşlarını maske olarak kullanan, ruhlarıyla bile oynayan insanlardı onu nefret ettiren. Uzun zamandır hissetmediğinden midir bilinmez bu gözyaşı onda çok başka duygular uyandırdı. Sanki yüzüne değen tek bir damla yaş değildi de aklındaki yüreğindeki tüm yükleri bir nebze de olsa alıp götüren bir ırmaktı. Bu sırada gün ışığı perdelerden geçip epeyce doldurmuştu odasını. Derken içinde kalkıp kaçtıklarıyla bir kez daha yüzleşme isteği uyandı. Bir damla gözyaşı binbir umudu yeşertmeye yeter miydi sahiden?

Kalkıp kendine bir çekidüzen verip kapıya yöneldi, eli kapı kolunda öylece durdu uzunca bir süre. Sahiden emin miydi, umudu var mıydı bir şeylerin düzeleceğine dair? Dönüp bakmak istiyor muydu geride bıraktıklarına? Derin bir nefes alıp açtı kapıyı ve yavaş yavaş yürümeye başladı daha kısa bir zaman önce kaçtıklarına doğru…
Evet kaçtığı insanlardı.

Sonbahardı, bir yandan kulağı ayaklarının altında ezilen yaprakların sesinde bir yandan da aklı onu böyle olmaya iten yıllarında öylece yürüyordu. Yürüyor yürüyor ve düşünüyordu yıllarını. Yıllar diyorum ya bakmayın yıllar dediğime; onu böyle olmaya iten, her şeyden tiksindiren insanları düşünüyordu. Ara ara kulağına yanından geçen insanların sözleri çalınıyordu. Memnuniyetsizlik akıtan, kabaca sarf edilmiş ve küf kokmuş sözlerdi bunlar.

Hem ne bekliyordu ki sanki, bıraktığından farklı şeylerle karşılacağına inandırmış mıydı kendini? Derin bir nefes alıp birkaç adım ötesindeki bir banka oturdu. Hemen yan banktan duyduğu sesler tanıdık geliyordu. Başını hafifçe eğip bakınca eski işyerinden arkadaşları olduğunu gördü. Öyle ya çoğu işlerine yakın diye buralarda oturuyordu. Kalkıp yanlarına gitmek için hazır mı diye yokladı kendini. Henüz değil dedi fısıltıyla. İşyerinden başka bir arkadaşları hakkında konuşuyorlardı, hiç sevmiyorlardı anlaşılan ama yine de bu şekilde ağır sözler kullanmaları yanlış diye düşündü. Kalkıp gidecekken tanıdık birini fark etti ve iyice eğdi kafasını kapüşonunun içinde. Tabii yan taraftakiler geleni fark etmiş, içtenmiş gibi duran bir sarılmanın ardından derin bir sohbete başlamışlardı. Bir an gülecek oldu bir şeylerin değişebileceğine olan inancına çünkü daha demin hakkında konuştukları insandı sarılıp derin bir sohbete daldıkları o kişi. Tam o sırada usulca yere düşen turuncu bir yaprak yuttu tüm düşüncelerini. Doğayı düşündü. Bitkileri, hayvanları, insan dışındaki tüm canlıları… Ne güzel bir uyum ve düzen vardı. Oysa insanlar öyle miydi? Olanca güçleriyle kendilerine ve başkalarına zarar veriyor, günden güne çürüyor ve zehirliyorlardı birbirlerini. Bunları düşünmek yormuştu onu. Bu kısa zamanda olanlar ve düşündükleri değildi onu yoran. Yıllarıydı, akıp giden ve neresinden tutacağını bilemediği yıllarıydı onu yoran.

Kalktı, sakin olmayan adımlarla ve aklında insanların anlam veremediği, artık tahammül de edemediği sahtelikleri, çürümüşlüğü, düşüncesizlikleri ve hoşgörüsüzlüğüyle evine doğru yola koyuldu…

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
73
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyim. "Yaşadım" demek yaşanabilir bir dünya için çalıştıkça mümkündür felsefesiyle hayata dair gördüğüm ne varsa üzerine düşünür, fikir beyan eder, düzeltebilmek adına eleştiririm. Burada da sizinle bu yoldaki yazılarımı ve şiirlerimi paylaşacağım. Soru, görüş ve önerileriniz için: havvayildirim@xyazar.com

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin