ıslık
ıslık

Ufak bir sarsıntıyla geldi kendine. İlk olarak korktuysa da, dün olan depremin artçıları olsa gerek diyerek yatıştırdı kendi. Hafifçe doğrulup etrafına baktı. Gün henüz doğmuştu. Gökyüzü’nün kızıllığını seyretti uzun uzun. Her sabah, daha Güneş’in gözlerini görmeden utancından kızarırdı Sema. “Aşk” dedi içinden “ne ilginç bir duygu.” Sadece Sema değildi o parlaklığa aşık olan. Bir de taş vardı bu sevdanın içinde, Güneş’ten gelen parçaları yakalamaya çalışan yerküre vardı. Güneş’in gönlü kırılmasın diye kendini feda eder, her saat başı parça pinçik olurdu. Uzun bir nefes aldı manzaraya dalmışken. Aldığı nefes ciğerini doldurmuş, uyanmasına yardımcı olmuştu. Ellerini başının üzerinde birleştirip geriye doğru hafifçe gerindi yeniden uzun bir nefes alarak. Birkaç saattir aynı masada oturuyordu. Her tarafının uyuşmuş olduğunu hissetti. Hızlı bir hareketle ayağa kalktı. Camı açıp taze havayı soludu. Havaya pamuk kadar hafif bir kahve kokusu yayılmıştı. “Her sabah olduğu gibi Ayşe Hanım günün ilk saatlerine yine kahveyle hazırlanıyor” diye düşündü içinden. Ne zamandır kahve içmediğini fark etti. Her sabah niyetlenir fakat üşengeçliğin verdiği yorgunluktan bir türlü kalkıp yapamazdı. Zaten pek iyi yaptığı da söylenemezdi. En son yaptığında ocak tamamıyla batmıştı. Şansını yeniden denemek üzere işe koyuldu.

Fincanı masaya bıraktıktan sonra masasına oturdu. Şiirine devam etmek istiyordu. Geceleyin şiirin ilk iki kıtası tamamlamış son kıtanın bir kısmını da düşünürken uyuya kalmıştı. Uyak düzenini, aruzu yeniden gözden geçirdi. Ritmin ve müziğin iyi olmasını istiyordu. Dolma kalemini iki defa çevirdi elinde. Birkaç saniye içinde cümleyi kafasında kurdu ve yeniden yazmak üzere masaya eğildi. İlk sözcüğü tam bitirmişti ki ıslıktan daha ince bir ses duymasıyla masadan fırlaması bir oldu. Her şey ağır çekimde uçuşuyordu gözünün önünde. Uçan parçaların kâğıt mı tahta mı toprak mı olduğunu seçemiyordu. Her şey bulanıklaşıp yeniden geri geliyordu. Sonra ikinci bir ıslık sesi duydu. Duyar duymaz pencerenin bulunduğu duvarın önünden uçtuğunu fark eder gibi oldu bir an. Üstü başı sıvayla kaplanmıştı. Denizin altına dalmışcasına boğuk bir ses yankılanıyordu kulaklarında. Bağırıyor, küfrediyor ama ne kendisi duyabiliyor ne de bir başkasına duyurabiliyordu sesini. Bir iki dakikaya kendine gelmeye başladı. Yerde küçük bir kan birikintisi olduğu gördü. Vücudunu kontrol etti. Kendi kanı olmadığına emindi ama kime ait olduğunu da bulamamıştı. Sola baktı, masası yerinde yoktu. Sağ tarafta duran televizyonun da artık olmadığını anlaması için uzun uzun bakması gerekti. Eskiden pencerenin olduğu duvar artık boştu. Dışarı bakmak istiyordu. Yavaş adımlarla o tarafa doğru yürümeye devam etti.

Boş duvardan alabildiğine rüzgâr esiyordu. Zaten sıva parçalarının yapışmış olduğu yüzü rüzgârın da etkisiyle iyice bembeyaz olmuştu. Adımlarını daha büyük ve daha sert atmaya başladı. Pencereye yaklaştıkça güneş, gözlerini şiddetini artırarak almaya çabalıyordu. Elini gözlerinin üzerine siper ettikten sonra ancak dışarı bakmayı başarabildi. Gözlükleri yoktu yanında, kısık kısık görüyordu her tarafı. Bir an netleşebiliyor sonrasında hemen kayboluyordu görüntü. Arttırdı dikkatini, odaklandı, odaklandı, odaklandı…

Bir çocuk gördü önce. Elinde kırık bir bisiklet vardı. Tekerlekleri yoktu, direksiyonu da öyle. Sadece pembe gövdesi kalmıştı. Gövdenin üzerindeki yazıları seçemiyordu. Yeniden odaklanmaya çalıştı. Bir çocuk daha gördü bu sefer. Kendisine daha yakın bir yerde. Top oynuyordu. Karşısında arkadaşı da vardı. Sertçe şut çekmelerine rağmen top sadece iki tur yuvarlanıyordu. Kıpkırmızı bir toptu. Boyu daha büyük olan çocuk bu sefer biraz daha sert vurmayı başarınca top küçük bir su birikintisinin üzerinden geçiverdi. Üzerindeki kan silinince o topun küçük bir erkek çocuğunun kopmuş kafası olduğunu gördü. Dehşetle çevirdi kafasını o taraftan. Başka bir bölgede bir anne gördü. Kazanda bir şeyler pişiriyordu. Yanında çocuğu vardı. Daha beş altı yaşlarında bir kız çocuğuydu. Ağlamasından yola çıkarak aç olabileceğini düşündü. Annesine odaklandı bu sefer. Elindeki bıçakla kolunu kestiği gibi kaynayan kazana attığını gördü. Gıkı bile çıkmamıştı kadının. Döndü, yavrusunun başını okşayıp yeniden karıştırmaya başladı kazanı. Yüzü dehşetle burkuldu. Tutamadı kendini. Hafif bir çığlık attıktan sonra ne var ne yok boşalttı midesindekileri. O ara gözü Güneş’e takıldı. Parlaklığı gitgide artıyordu. Islık çıkarıyordu.

Doğrudan yakalamaca oynayan iki çocuğun başına düştü o Güneş. Muazzam bir rüzgarla beraber geriye doğru fırladı. Bu sefer ağır çekimin geçmesi hızlı olmuştu. Doğruldu, pencereye koştu. Çocuğuna yemek yapan kadın ve top oynayan çocuklar ortadan kaybolmuşlardı. Baktı, baktı boşluktan başka bir şey göremedi. Gözünü kısıyor kendinden başka yaşayan bir canlı arıyordu. Netlik kayboluyor, sonra yeniden gözlerini kısıyor, görüntüyü yeniden netleştiriyor, durmadan bir işaret arıyordu. Bir anlığına soğuk rüzgâr hissetti teninde. Yatıştığını fark etti kalbinin duraklayan atışları arasında. Fakat gözyaşı durmamıştı. Görüntünün yeniden ağırlaştığını fark etti. Işığa odaklandı. Süzülerek bir ailenin üzerine düşüyordu. Bir kadın ve bir erkek uzanmışlardı yere. Yatış şekillerinden biraz dağınık yattıkları belli oluyordu. Üzerinden zıplayan bir çocuğa dikkat etti. İlk bakışta çocuğun güldüğünü düşündü. Ağzı kulaklarına varıyor, dişleri gözüküyor, bir o tarafa bir bu tarafa yuvarlanıyordu. Sonra da hiçbir şey olmamışcasına kalkıp aynı hareketleri tekrarlıyordu. Çok uzak değildi ailenin bulunduğu yer. Orada daha da güvende olacağını hissediyordu. Koşarak evi terk etti. Yanlarına yaklaştıkça çocuğun gülmediğini aslında ağladığını, hareketlerinin ise yanarak ölmüş anne ve babasına geri getirme uğraşı olduğunu anlamıştı. Etten yana neredeyse hiçbir şey kalmamış, kalan yerler ise kömür karası halini almıştı. Çocuğun ise bir eli yoktu. Fakat çocuğun kolunu kullanma şekline bakılırsa hala fark etmemişti elinin koptuğunu. Çocuğa doğru bir adım daha attı o anda meşhur ıslık sesini yeniden duydu. Bu sefer ki patlamanın şiddeti diğer hepsinden daha da yüksekti. Kaç metre uzağa fırladığını kendisi de tahmin edemiyordu. Doğrulmaya çalıştı. Artık ağır çekime ve uğultuya alışmıştı. İlk anki kadar afallamadan kendini toparladı. Ayağa kalkmaya çalıştı. Hareket edemiyordu. Ayaklarının kopmuş olabileceğini düşündü o an. Paniği geçtikten sonra beline kadar toprağa gömülmüş olduğunu fark etti. Toraktan çıkmaya çabalıyor fakat bir türlü başaramıyordu. O çabaladıkça ıslıkların sayısı daha da artıyordu. Artık saat başı değil sanki her dakika, her saniye ıslık çalıyordu. Sanki zaman, ıslıkla var oluyor ve ıslıkla ölüyordu tekrar tekrar.

Topraktan kurtulması ne kadar sürdü belli değildi. Fakat çıktığında hava kararmıştı. Gerçi Güneş’e dair bir şey hiç olmamıştı havada ilk patlamadan itibaren. Her tarafı kanla kaplanmıştı. Acı hissetmiyordu. Kendi kanı değildi. Nereden geldiğine dair bir bilgisi yoktu. Koşmaya başladı. Sebepsizce koşuyordu. Sonra evi ilişti gözlerine. Hala sapasağlamdı. Evine doğru koşmaya başladı. Koşmasıyla beraber yağmurun yağmaya başlaması bir oldu. O hızını artırdıkça yağmurun şiddeti daha da artıyordu. Yerler ıslanıyor fakat yağan yağmur pıhtı halini alıp kalıyordu. Kafasını göğe çevirmesi ile yüzünün kanla kaplanması bir oldu. Son zamanlarda devamlı haberi yapılan fakat bir türlü inanmadığı kan yağmuruna yakalanmıştı. Ara ara da yere parça parça kol, bacak, göz, ayak, el ve kafa tası düşüyordu. Hepsinden sıyrılıp zor attı kendini eve. Hemen odasına çıktı. Nefes nefese kalmıştı. Her yer kıpkırmızı kesilmişti. Barut kokusu, kan kokusuyla birleşmiş genzi yakıyordu. Bir ıslık daha duydu. Sonra bir tane daha sonra bir tane daha her seferinde tavandan kan damlıyor fakat ıslıklardan sonra evine yahut kendisine hiçbir şey olmuyordu. Kafasını damlayan kana doğru çevirdi. O çocuk vardı tavanda. Üç gün önceydi, sokaktaydı. Şiddetli bir yağmurun ıslaklığından ve soğukluğundan saklanmaya çalışıyordu. Güney’den gelmişti çocuk. Hafif siyahilik vardı vücudunda. Sadece “üşüdüm” diyebilmişti. Çocuğun, cümlesini dahi bitirmesine izin vermeden bir küfür sallayıp tekmelemiş, hızlıca uzaklaşmıştı oradan. Şimdi o çocuk tavanından kendisine bakıyordu. Sağ ayağı diz kapağının altından kopmuştu. Beli yarısına kadar parçalanmıştı. Vücudunun ikiye ayrılmasını engelleyen küçücük bir et parçasıydı. Damla damla kan akıyordu sadece. Yavaş yavaş, usul usul. Sonra bir ıslık daha duydu. Islıkla beraber evin parçalanması bir oldu. Sertçe yere kapaklandı bacağında uzunca bir demirle. Ağlıyor, hıçkırıyor, bağırıyor ve küfrediyordu. Şoka girmek üzeriydi.

Her şey kesildi bir anda. Dünya durdu. Bir yaz günü geçti gözünün önünden. Annesinin sesi kulağındaydı. Uzun mu uzun, ince mi ince bir ıslık çalıyordu annesi. Rüzgâr, rüzgâr vardı. Sallandığını hissediyordu. Sonra babası belirdi bir anda yanı başında. Saçlarını okşuyor aynı anda ıslık çalıyordu. Görüntü değişti. Tanıdığı herkesi gördü bu kez geniş fakat uzun olmayan bir meydanda. Hepsi ıslık çalıyordu. Uzun mu uzun, ince mi ince. Kek tadı geldi ağzına bir anda. Evet, portakal. Portakal kabuğu vardı galiba içinde. Sonra süt tadı belirdi ağzında. Kahve kokusu da vardı lavanta kokusunu karışmış bir şekilde. Rahatladığını hissediyordu. Bebekliğini anımsadı. Annesinin kucağındaydı. Birkaç günlük olabileceğini düşündü. Annesine sarılıyordu. Sonra bir anda o çocuğun yüzü belirdi gözünün önünde. Sonra bir ıslık daha. Bu sefer kendini gördü tavanda asılı bir biçimde. Sağ ayağı diz kapağının altından kopmuştu. Beli yarısına kadar parçalanmıştı. Vücudunun ikiye ayrılmasını engelleyen küçücük bir et parçasıydı. Damla damla kan akıyordu sadece. Bir ses işitti derinden. Derinden ve kalk dercesine. Bağırarak açtı gözlerini. Bir anlığına anlam veremediği bir ses vardı havada. Soğuk, soğuk, evet, evet, soğuk…

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
3231

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin