sadri alışık
sadri alışık

Bilenlerin mutlulukla takip ettiği ve bilmeyenlere keyifle önerdiği bir sosyal medya hesabı: “hayalleme” İstanbul’un her semtinden zamansız fotoğraflar paylaşıyor. 1890 yılına götürüyor bizi kimi zaman, bazen 70’lerin Üsküdar’ına, Beyazıt’ına, Sirkeci’sine… Zaman zaman anketler yapıyor bugünkü fotoğraflar hangi semtten gelsin vesaire diye. Pendik, Beykoz, Beylerbeyi derken adım adım geziyoruz eski istanbul’u. İçimi çoğunlukla hüzün kaplıyor.

Hani annemizin yahut babamızın çocukluk-gençlik fotoğrafını görürüz de geçirdikleri değişime inanamayız ve ne kadar yaşlanmış oldukları göz önüne çıkar. İşte İstanbul fotoğraflarına bakarken de aynı böyle hissediyorum. İstanbul yaşlanmış, yıpranmış ve çok değişmiş elbette. Lakin çirkinleşmiş mi? Çok kalabalık, bazen trafiği çekilmez hale geliyor, tarihi eserlerimiz çoğunlukla kötü halde, çeşmelerimiz akmıyor, iyi insana rastlamak zorlaştı. Ama tüm bunlara rağmen İstanbul’a çirkin demeye gönlüm el vermiyor. Lütfun da kahrın da başım üstüne İstanbul. Sana aşığım.

Yazmaya çalıştığım bu yazıda İstanbul insanlarının giyim kuşamını, arabaları, otobüsleri, Kız Kulesi’ni, Çamlıca’yı eski halleriyle görebilme imkanı sunan filmlerden bahsedeceğim. İstanbul’un tadının ve kokusunun nakşedildiği bu filmlerde sadece tarihi yapılar, toprak yollar, Arnavut kaldırımlı sokaklar dikkat çekmiyor aynı zamanda kameraya takılan şehrin insanlarının duruşları, konuşmaları ve İstanbul manzaraları nostaljik bir albüm bazen de bir belgesel gibi sunulmakta.

60’ların filmleri siyah beyaz; eski ahşap evler, ıssız İstanbul tepeleri ve konaklar dönemin etnik ve kültürel zenginliğini yansıtıyor. Daha sonralarda örneğin; Köyden İndim Şehre, Banker Bilo ve benzeri filmlerde köyden kente göç, insanların para hırsı, kentleşme anlatılmıştır.

 1) Ah Güzel İstanbul (1966)

1966 yapımı olan filmin senaryosu Safa Önal ve Ayşe Sasa’ya yönetmenliği ise Atıf Yılmaz’a aittir. Bir fotoğrafçıyı canlandıran Sadri Alışık (Foto Haşmet) -arkadaşları ona ”senin meslek güneşle birlikte bitiyor” diyor- ve İstanbul’a yeni gelmiş genç bir kızı canlandıran Ayla Algan (İzmirli Ayşe) filmin baş karakterleridir.

Film boyunca Sadri Ağabey’in ağzından cigara düşmez biri sönmeden onun ateşiyle diğerini yakar. Ayşe, İstanbul’a film yıldızı olmak için gelmiştir ama elbette Yeşilçam filmi bu, kızımız kandırılır, onu düştüğü kötü yoldan Haşmet kurtarmaya çalışır.  İhsan Yüce ve Sadri Alışık’ın kayıkta geçen bir sahnesinde boğazın ne kadar da genç olduğunu görüyoruz. Rumeli Hisarı tüm ihtişamıyla arkada arzı endam ederken Ayşe geliyor ve Sadri abimizin güzel tiradı ile perişan oluyoruz.

Memleket özeti gibi bir filmdir, müstesna İstanbul sahnelerinden ziyade manalı replikleri de filmin güzelliğine güzellik katar:

– Ne yapacağız bundan sonra?

– Bilmem… Ama yaşıyoruz, iki kişiyiz ve birbirimizi seviyoruz. Korkma, dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur. 

ah güzel istanbul
ah güzel istanbul
sadri alışık
sadri alışık

2) Vesikalı Yarim (1968)

Lütfi Akad’ın yönetmenliğini yaptığı Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın başrolleri oynadığı bu siyah beyaz Yeşilçam filminde yine İstanbul’dan pek çok manzara görme şansımız oluyor. Ayrıca film isminin esin kaynağı Orhan Veli’nin Tahattur şiiridir.

“Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
“İki elin kanda olsa gel” diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?”

Aşıkların buluşup konuştuğu ağaçlık yerler, İstanbul’un sadeliği, zarifliği gözlerimize bayram yaşatıyor. Her yeşilçam filmi gibi birbirinden güzel şarkılar eşlik ediyor filme ve elbette hüzün eksik olmuyor kahramanlarımızın hayatından. Anlatılan hikayesiyle ve müthiş görüntüleriyle tam bir İstanbul filmi olan bu nadide eseri de izlemenizi tüm kalbimle öneririm.

-Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık… 

vesikalı yarim
vesikalı yarim
türkan şoray
türkan şoray

3) L’Immortelle (1963) 

Senaryosunu Fransız yazar ve sinemacı Alain Robbe-Grillet’in yaptığı bu film ayrıca yazarın ilk yönetmenlik denemesinin ürünüdür. Fransa-Türkiye-İtalya ortak yapımı olan filmde başrollerde Françoise Brion, Jacques Doniol-Valcroze, Sezer Sezin oynuyor. İstanbul’a yeni gelen bir Fransız, bir kadına aşık oluyor ve bu gizemli kadına ulaşmak için türlü yollardan geçiyor. Film siyah beyaz olmasının yanı sıra eklenen ürpertici müzikler ve sahneler ile biraz gerginlik yaratıyor izleyiciler üzerinde. Fakat araba radyosunda çalan Müzeyyen Senar şarkıları, surların önünde otlayan koyunlar, inekler ile de İstanbul’un bir panoramasını sunuyor bizlere o yıllardan. Vapur sahnelerinde boğazın eski halini, henüz yıkılmayan yapıları görme şansımız oluyor. Boğazdaki tek köprü Galata Köprüsü, gökdelenler yok ve Kız Kulesi mutlu. Bu film de İstanbul’un eski zamanlarını bizlere tüm sanatsallığıyla aktarıyor.

limmortelle
limmortelle
alain robbe grillet
alain robbe grillet

4) En Büyük Şaban (1983)

O muhteşem film müziğini Cahit Oben ustanın yaptığı, Kemal Sunal’ın en sevdiğim filmi En Büyük Şaban. Başrolü Nilgün Bubikoğlu ile paylaşır Sunal. Filmin yönetmenliğini ise Kartal Tibet yapmıştır.

Filmin başlangıcında neredeyse hepimizin bildiği o komik bir o kadar da üzücü sahne vardır. Memleketten İstanbul’a amcasının oğlunu bulmak için gelen Şaban’ın otobüsten inmesiyle tokatlanması bir olur, cebindeki parayı farkeden bir uyanık ona Boğaz Köprüsü’sünün kendisinin olduğunu söyler ve Şaban’a satar. Çaresiz dolaşan Şaban sokakta çiçek satan görme engelli bir kadınla tanışır ve ona aşık olur.

İlk karşılaştıkları yer Ayasofya’nın arkasında III.Ahmet çeşmesinin olduğu sokaktır. Daha sonra Şaban kendini asmaya çalışan bir adamı vazgeçirince bu adamla can dostu olurlar. Adam Faik Bey’dir, zengindir fakat bir sorunu vardır, Faik Bey sarhoşken can ciğer olduğu Şaban’ı ayılınca hatırlamamaktadır. Sarhoşken evine aldığı Şaban’ı ayıldığında dışarı atar. Bu gitgeller arasında Şaban’ın aklı çiçekçi Hülya’dadır. Amacı Hülya’nın görebilmesi için ameliyatı yaptırabilmektir.

Filmde İstanbul mahalleleri, ahşap evler, caddeler ve apartmanlar güzel bir şekilde aksettirilmiştir. Dolmuşları, bakkal kuyruklarını insanların giyim kuşamlarını görebiliyoruz çekilen ana-işlek cadde sahnelerinde. Aynı zamanda dönem insanlarının hayat telaşelerini ve yaşam şekillerini görebilmekteyiz. Filmi izlemeseniz de son sahnesini mutlaka izleyin, dünyanın en etkileyici ve duygusal sahnesidir bana göre.

en büyük şaban
en büyük şaban
şaban
şaban

Bu 4 filmden ziyade yazıyı yazarken gördüğüm bir videoyu da eklemek isterim. Caner Cangül tarafından hazırlanmış, 1940-1969 yılları arasındaki 100 filmden İstanbul sahneleri alınarak tertip edilmiş güzel bir video. Ayrıca, “İstanbul’un 100 Filmi” (Büyükşehir Belediyesi yayınları-Semra Kır) isimli kitabı da önermiş olayım. İyi seyirler ve keyifli okumalar dilerim.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
33

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin