Eski İstanbul
Eski İstanbul

Zaman makinesi icat edilseydi hiç şüphesiz geleceğe değil geçmişe gitmek isterdim. Gelecekten bir umudum olmadığı için değil, geçmişin güzelliğinden. Her insana yaşadığı çağ yanlış gelir, eskinin daha iyi olduğunu düşünür. Kırk yıl öncesindeki insanların da söylediği bir sözdür mesela ‘nerede o eski bayramlar’. Çocukluğumuzda her şey daha güzeldi diye düşünürüz, bizim çocuk oluşumuzdur belki de o zamanları güzel kılan… Maziye olan sevdamız vallahi büyümekten deyip asıl konuya geçeyim o vakit.

Bir İstanbul yazısı ile geldim yine. Bu kez, Avrupa seyahatinde iken yolu 1886’da İstanbul’a da düşen Çaykovski’den (Çaykovski İstanbul’da / İş Bankası Kültür Yayınları-Emre Aracı) ve Amerikalı yazar Francis Marion Crawford’un dönemin popüler dergilerinde iki bölüm halinde yayımlanan ve İş Bankası Kültür Yayınları’nın 1890’larda İstanbul ismiyle kitaplaştırdığı seyahatnamesinden kendimce en etkilendiğim bazı kısımları sizlere de aktarmak istedim. Her biri İstanbul’a kendi perspektifinden bakmış olan bir piyanist ve bir yazardan oluşan kadromuzun kahramanları Der-Saadet’te neler yaşamış gelin bakalım.

1) 1890’larda İstanbul (Francis Marion Crawford – çeviri: Şeniz Türkömer)

-Her Milletten İnsan, Doludizgin Bir Hayat

Yazar gördüğü insan çeşitliliğini ve Avrupa’da zamanın hakim görüşü  “hasta adam” bahsinin aksine hayatın gayet canlı olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

“.. Bu şehri yıkım ve çürüme ile bağdaştırmak adet olmuştur. Ancak Haliç’in herhangi bir yakasında yirmi dört saat geçiren biri ne İstanbul sokaklarında, ne Galata Köprüsü’nde ne hareketli Galata semtinde ne de Pera tepelerinde ataletle uzaktan yakından ilgili bir şey düşünebilir. Avrupa’dan, İtalya veya Avusturya’dan gelen biri başkentin cihanşümul hayatı, canlılığı ve faaliyeti karşısında gerçekten şaşırır. Dünyada bu kadar farklı insanın bir araya toplandığı, birbirleriyle ve yabancılarla omuz omuza yaşadığı başka hiçbir şehir yoktur. Avrupa ile Asya’nın her milleti burada temsil edilmektedir. İnsanlığın en üst ve en alt tabakaları Galata Köprüsü’nde geçiş ücreti toplayan beyazlar giymiş adama kuruşunu öder. Pek çok kozmopolit kentte görmeye alışık olduğumuz gibi hakim bir tip veya renk yoktur.

.. Gelişigüzel gireceğiniz herhangi bir camide herhangi bir Norveçli kadar soluk benizli ve lepiska saçlı Türk’ü, siyah Afrika’nın en siyahilerinden birinin yanında secde etmiş dua ederken görebilirsiniz.”

– Eşi Benzeri Olmayan Bir Köprü

Yazar köprüde, kendi bahsiyle çoğu Avrupalının bilmediği sakin bir köşe bulmuş ve burada saatlerce rahatsız edilmeden oturup sigarasını içip kahvesini yudumlarken hem boğazı hem de köprüden geçen insanları hakkında bizler için şu çıkarımları yapmış:

“Manzaradaki süratli hareketlilik ve renk çeşitliliği göz kamaştıran bir görüntü cümbüşü gibi. Göze ilk çarpan fesin egemenliği. Tepesi budanmış parlak kırmızı yüzlerce küçük huni oradan oraya koşuşturuyor sanki.”

İstanbul

“.. Ancak Avrupai kılık en yaygın olanı ve istisnai değil. Askeri üniformalar Alman ordusunda giyilenlerin yakın bir taklidi.”

Crawford şehrin sosyolojik tarihine de oldukça hakim, örneğin sarık renklerinin neyi ifade ettiğini bildiği yetmezmiş gibi hikayesini de bizlere anlatmakta:

“Vakur adımlar ve zarif hareketlerle yürüyen molla hiç şüphesiz kıyafetindeki estetik üstünlüğün farkında. Sarığı yeşilse peygamber soyundan ve bu soydan gelenler, geçmişte Hz. İbrahim’e vaat edildiği gibi, denizdeki kum taneleri kadar çok. Böylesine soylu bir kökene sahip olma iddialarının büyük kısmı gerçek. Bu yeşil alametifarika babadan oğula devredildiği için hakkı olmayan biri tarafından sahiplenilme ihtimali çok zayıf.”

Misafirimiz yaptığı bu insan gözlemleri ve yorumlarının yanı sıra köprüdeki kahvehanenin oturduğu en güzel köşesinden izlediği manzara hakkındaki hayranlığını şöyle tarif ediyor:

“Yakınınızdaki deri kerevete yayılmış şişko Rum bile gözlerini, bebekliğinden beri aşina olduğu  bu manzaradan ayıramıyor. .. Bu köprünün San Fransisco’dan Pekin’e bütün dünyada bir benzeri yok, öylesine göz kamaştırıcı, hayat dolu, üzerindeki kalabalığın her bir parçası diğerinden öylesine farklı, öylesine sıra dışı ve büyüleyici ki!”

Galata ve Eminönü her ne kadar ayrı dünyalar olsalar da bu iki kıyıyı birbirine bağlayacak bir köprü ihtiyacı sonucu ilk II. Bayezid Han zamanında teşebbüste bulunulmuş fakat icraat aşamasına geçilememiş,  yarım kalan proje Abdülmecid Han zamanında tekrar ele alınıp Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından tamamen ahşaptan bir köprü yaptırılmış. Bu köprü on sekiz yıl kullanıldıktan sonra yerine, Abdülazîz Han tarafından 1863’te ikinci köprü yapılmış, yine ahşap ve tersanede yaptırılan bu köprü öncekinden daha geniş ve gösterişliymiş.

sağda Galata Köprüsü, solda Unkapanı Köprüsü
sağda Galata Köprüsü, solda Unkapanı Köprüsü

On iki yıl kullanıldıktan sonra bu köprü de artık dayanamadığından Abdülazîz Han’ın emriyle Eminönü-Karaköy arasını üçüncü kez bağlayan köprü 1872’de yapılmış ve 1912 yılına kadar da kullanılmıştır. Yazarın bahsettiği işte bu köprüdür.

Üçüncü Galata Köprüsü-1872
Üçüncü Galata Köprüsü-1872
Galata Köprüsü
Galata Köprüsü

Beni kitapta en çok etkileyen kısmı da aktarıp, sonrasında kısa kısa altını çizdiğim satırları ekleyerek diğer kitaptan alıntılarla devam etmek istiyorum.

“Kostantiniyye ile ilgili ilk izlenimimi hiç unutmayacağım. O günden bugüne onu defalarca, yılın her mevsiminde ve her çehresiyle görme şansım oldu. Ancak daha sonraki görüntülerin hiçbiri o ilk seferdeki canlılığa ve güzelliğe erişemedi. Şubat ayıydı ve biz ciddi bir kar fırtınası içinde Marmara Denizi’nden Boğaz’ın girişine doğru yol alıyorduk. Kar taneleri öylesine hızlı ve irilerdi ki, tek bir bina bile doğru düzgün seçilemiyordu. Ve sonra birden bire tam Ayasofya’nın karşısına geldiğimizde kar durdu, parlak bir mavilik bulutları yırtarak parçaladı ve arkamızdan yükselen sabah güneşi İstanbul’u aydınlattı. Harikulade bir manzaraydı. Her kubbe, her minare ve her kule kalın bir tabaka gümüşten kırağıyla kaplanmış gibiydi. Bu güzel şehir sanki inceden inceye işlenerek mücevherlerle bezenmiş değerli bir metalden yapılmıştı… Manzaranın ihtişamını tarif etmek için kelimeler yetersizdi ve diyebilirim ki dünyanın başka yerlerinde şahit olduğum her şeyden üstündü.”

1890lar istanbul
1890lar istanbul

Kariye Camii ziyaretinde cami görevlisinin yeşil sarığından bahisle Peygamber soyundan geldiğine dikkat çekerek, caminin arkeolojisiyle ilgili olduğunu ve fresk ve mozaiklerin badanalardan temizlenmesinin onun sayesinde olduğunu söylüyor. “Şehrin bu kısmında kırmızı damların üzerinden fışkıran taze yeşillikler hakim” cümlesi ise canımızı yakıyor. Seksen sayfada bizlere bir İstanbul hayali sunan ve içerisinde pek çok eski İstanbul resmi barındıran bu müthiş kitabı okumanızı dilerim

2) Çaykovski İstanbul’da (Emre Aracı-İş Bankası Kültür Yayınları)

Çaykovski düzenli olarak günlük tuttuğundan bu kitap çıktığı yolculukta aldığı ufak notlar temel alınarak hazırlanmıştır. İlk sayfalarda Çaykovski’nin yaşamına kısa bir bakış atıyoruz. On dört yaşında annesini kaybettikten sonra kardeşleriyle arasındaki bağ kuvvetlenmiş, bu durum onun hassas ve aşırı duygusal olmasına sebep olmuş. Ailesinin isteğiyle 10 yaşındayken girdiği İmparatorluk Hukuk Okulu’ndan başarıyla mezun olsa da “beni cezbeden bir işi yapmak istiyorum” diyerek Saint Petersburg Konservatuvarı’na kaydını yaptırmıştır. Eğitiminin ardından Moskova Konservatuvar’ında, istifa edeceği 1878 yılına kadar pek çok eser bestelemiş ve sanat camiasında adını duyurmuştur.

Çaykovski
Çaykovski

Bu zamandan sonra kışlarını Avrupa şehirlerini gezerek geçiren besteci, o sıralarda Rus toprakları dahilinde olan Tiflis’te savcılık görevindeki kardeşine ziyaret sözü vermiş ve bu seyahatin devamında yolu Batum’a oradan Trabzon’a ve nihayet İstanbul’a düşmüştü (Kitapta bu şehirlere ilişkin hatıralar da mevcut.). Gemi ile yaptığı bu yolculukta İstanbul’a girdikleri sabahı şöyle not almış:

“16 Mayıs 1886 Pazar;

-Hava bulutlu. Öğlen yemeğinden sonra neredeyse hiç durmadan elimde dürbünle Boğaziçi’ni göreceğim umuduyla baktım durdum. Ancak öğlen saat ikiye kadar belirmedi. En nihayetinde Boğaziçi.”

Çaykovski çok beklediği manzaraya nihayet şahit olmuş ve kızkardeşine yazdığı mektupta “harikulade bir güzellik” şeklinde ifade etmiş duygularını.

Yazar tarafından ise Çaykovski’nin geldiği döneme ait bilgiler şu şekilde aktarılmış;

“Çaykovski’nin vardığı 1886 yılında Osmanlı tahtında cülûsunun onuncu yılına girmiş olan ve Yıldız Sarayı’nda gözlerden uzak bir şekilde yaşayan Sultan II. Abdülhamid bulunmaktaydı. İstanbul’un nüfusu 850 bin civarındaydı.”

850 bin kişinin yaşadığı ve Beyoğlu’ndaki Yeni Fransız Tiyatrosunda besteci Hervé’nin operetinin sergilendiği İstanbul’a bir gecelik misafir olarak gelmişti Çaykovski. O gece kalmak için uşağıyla birlikte şimdiki İstiklal Caddesi’nde, Çiçek Pasajı’nın olduğu noktada bulunan Luxembourg Oteli’ne gitmişler fakat tek bir boş oda dahi bulunamayınca, maalesef günümüze yetişemeyen bu otelden mecburen ayrılmışlar ve bir pansiyona eşyalarını yerleştirip kendilerini İstanbul sokaklarına bırakmışlar.

1890 İstiklal
1890 İstiklal

Beni kitapta en etkileyen kısmı da aktarıp bu kısa ama bilgi dolu kitabı okumayı sizlere bırakacağım…

“Çaykovski tek başına bir kafeye oturdu. Yanı başındaki bahçeden kulağına bando sesi gelmekteydi. -Sesin geldiği yer Tepebaşı Bahçesi’ydi. (Bugün yerinde otopark ve TRT binası bulunmakta.) 25 Temmuz 1880 tarihli La Turquie gazetesinin açılışla ilgili olarak aktardığına göre ‘gazla aydınlatılan bu yeni bahçe gezinti yolları, bitkileri, köşkü, gölü, demir köprüsü, Haliç ve İstanbul manzaralarıyla birlikte müthiş bir çekicilik sunmaktaydı’. (Fikriye Pınar Altıner, II. Abdülhamid Dönemi’nde İstanbul Bahçeleri, İTÜ Yüksek Lisans Tezi, 2008)- Çaykovski bahçeye doğru yöneldi.16 Mayıs Pazar akşamı Tepebaşı Bahçesi cıvıl cıvıldı; tiyatroda ise bir senfoni orkestrası konser vermeye hazırlanmaktaydı. Ve Çaykovski sadece 24 saat kaldığı İstanbul’da bir senfoni orkestrası konserine katılma imkanı yakalamıştı.”

Tepebaşı Bahçesi
Tepebaşı Bahçesi

Çaykovski konserin ikinci yarısında oradan ayrılmış. O gece orada, Çaykovski ile yan yana bir konser izlediğinden habersiz olan o insanlardan biri olduğunuzu hayal edince, kim geçmiş yerine geleceğe gitme hayali kurar ki bir zaman makinesi ile?

Bu iki kitaba ek olarak, Le Corbusier’in Şark Seyahati ve Julia Pardoe’nün Sultanlar Şehri İstanbul isimli seyahatnameleri de şehrin 1800’lerin ortası ile sonlarını kapsayan zaman diliminde geçmekte ve çok güzel anlatılardan mürekkep olup naçizane önerimdir. Keyifli okumalar dilerim.

Kaynakça: 1890’larda İstanbul (Francis Marion Crawford – çeviri: Şeniz Türkömer / İş Bankası Kültür Yayınları)

Çaykovski İstanbul’da (Emre Aracı/İş Bankası Kültür Yayınları)

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
29

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin