kaçıyor
kaçıyor

Yazıyoooor! Yazıyoooor! Alman heyetin ülkeyi ziyaretini yazıyor!

Henüz 15’inde olan, sarı mı sarı saçlarıyla bağıran gazeteci çocuk haklıydı. Günlerdir bunu yazıyordu tüm gazeteler. Generallerden ve bürokratlardan oluşan bir heyet gönderiyordu Alman hükümeti. Savaş başladı başlayacaktı, Almanlar bir yandan ordularını güçlendirirken, bir yandan da ittifak arayışına girmişti anlaşılan.

Ne var ki, ne bu bilgi, ne de ziyaret benim için heyecan vericiydi. Aksine belki aylardır her gün, her saat bu meseleyi düşünüyor, vaktimi buna ayırıyordum. Belki bizim hükümetten bile önce aldım ziyaretin haberini. Elbet bunun bir nedeni var, zira bir görev yüklendi omuzlarıma, dün gece kaldığım pansiyonun arkasına bırakılan bombayı meydandaki törende patlatacak, en az yarım düzine Alman’ı savaşı göremeden kavuşturacaktım atalarına.

Nolur yadırgamayın beni! Gazeteci çocuk gazete satar, Alman general savaşır ben de bu işi yapardım.

4 Ocak 1938 / 2 Zilkade 1356 – 06.55

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp yola çıktım, emniyet yolları, sokakları tutmadan meydandaki yerimi almalıydım. Yürüyerek 15 dakika gibi bir sürede ulaştım, öğle ezanından önce olacaktı tören. Birkaç saatim vardı ve öncesinde ayarladığım -meydanı gören- tek odalı evde beklemeye başladım. Hareketlilik başlamıştı, Türk ve Alman bayrakları dün geceden asılmış, yavaş yavaş emniyet güçleri ve halk toplanmaya başlamıştı.

Bense bir çantama, bir saatime bakıyor; vaktin geçmesini bekliyordum. Bir eylem için gereken her şey hazırdı. Geriye sadece beklemek ve zamanı geldiğinde işi bitirmek kalıyordu. Çantamdaki düzenek 15 saniyede patlamaya ayarlanmış. Bana görevi verenler de meydana yakın noktalarda izliyor olacaklar. Epey vakit geçti, öyle ki bir ara uyuyakalmışım. Uyandığımda büyük bir panikle meydan alanına baktığımda heyeti karşılama töreninin yeni başladığını gördüm.

Çok vakit geçirmeden iki kat aşağı indim, üzerimde siyah bir palto, eldiven ve bere vardı. Bir elimde baston, sırtımda patlamaya hazır bir bomba ile alana doğru ilerlemekteyim. Yanından geçtiğim askerlere selam veriyorum, onlar da aynı şekilde alıyorlar selamımı. Soğukkanlılıkla yürümeye devam ediyorum, halkın arasından sıyrılıp ön sıralara geçmek biraz vaktimi alsa da heyet yerine geçmeden varıyorum. Şimdi Almanlarla aramızda yalnızca beş metre var, tabi birer metre aralıkla bekleyen güvenlik güçlerini saymazsak.

Etrafı izlemeye başlıyorum. Her şey tam da planladığım gibi. Heyete ve masum insanlara saldırmak isteyen bir komitacı kılığındayım, aylardır planladığım işin son anındayım. Sırtımda olduğunu varsaydığım bir bomba, aklımda ise o var.

Şimdi! Etrafımı seyretme zamanı. Bana görmüş olduğum bu meydanda benzeyen kim var kim yok? Saat üç yönünde bir genç, bir elinde eldiven var, diğerinde yok. Kurduğu düzenek yoksa düğme ile mi ateşleniyor? Hayır. Elindeki kamerayı görmemle onun gazeteci olduğunu anlamam bir oluyor. Şimdi onun iki yanındaki kadında gözlerim. Sırt çantası taşıyabileceğinden büyük, ancak bir saldırı için fazla cılız. Zaten çok geçmeden yanındaki arkadaşıyla konuşmaya başlıyor. Ben arkadaşımla gelmediysem o da gelmeyecektir. Hedefimdeki kişi şimdi kadının tam olarak karşı tarafında ve bana bakıyor. Ona çevirdiğim gözlerimle birlikte gülümsemeye başlıyor, “Yoksa o mu?” sorusunu soramadan bana başıyla nazik bir selam veriyor. Sonradan anlıyorum, bana oteli ve evi ayarlayan simsar olduğunu. Ben de aynı nezaketle selamını almakla birlikte meydana göz gezdirmeye devam ediyorum. Şimdi bir el dokunuyor omzuma, yer istiyor. Buyrun diyorum. Siyah paltosu, eldivenleri ve beresiyle bir adam dikilmiş, alnındaki ter ve hızla soluk alıp verişi tedirginliğini açığa vuruyor. O da benim gibi meydanı inceliyor, ancak benden farklı olarak tanıdığı, bildiği bir kişiyi arıyor. Anlıyorum. Aradığım herif bu. Aradığı kişi de onu izleyip izlemediğini merak ettiği işvereni. Sırtında benimkinden biraz daha küçük bir çantayla bekliyor, mesaj mı bekliyor yoksa cesaret mi anlayamıyorum.

Heyet şimdi meydandan ayrılmak üzere, yanımdaki elemansa sıktığı yumruğuyla birlikte harekete hazırlanıyor. Beline uzanıyor kıvrak bir hareketle, kavrayıp hızla çıkardığı tabancayı doğrultup ateşlemesiyle bastonumla eline vurmam bir oluyor. Elindeki silah boşa ateş aldıktan sonra yere, tören alanına doğru düşüyor, beklenmedik bu hareketimle tüm planı bozulan genç adam olduğu yerde kalıyor. Gözlerindeki öfkeyi görebiliyorum. Daha önceki onlarca terör eyleminde olduğu gibi yine kalabalığın arasına dalıp az önce saklandığım eve doğru koşuyorum. Ateşin sesi ve paniğin etkisiyle sağa sola kaçışan halk kamufle ediyor beni. Yüz elli metre ilerdeki kapıdan içeri atıyorum kendimi. Hızlı adımlarla üst kata, oradan da çatıya çıkıyor ve arka caddeye inerek tam da planladığım gibi 14.04’te beni bekleyen taksiye binerek uzaklaşıyorum.

Yadırgamadın beni değil mi okuyucu? Benim de işim bu. İhbarı alırım, bir saldırgan gibi hareket eder, vakti geldiğinde harekete geçerim.

Şimdi, sol elimle arabanın camını indirirken sağ elimle beremi düzeltiyorum. Bu sırada dünkü gazeteci çocuk eliyle taksiyi işaret ederek bağırıyor: Kaçıyooooor, kaçıyooooor!

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
41
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyim. Siyaset bilimi ve hukuk üzerine okumalar yapar; devlet, birey ve özgürlük hakkında düşünürüm. Sinemayla, fotoğrafla ve edebiyatla amatör olarak ilgilenmekle birlikte hayatı ciddiye alır, sözün gücünü önemserim. Düşündüklerimi yazmak, yazdıklarımı paylaşmak için buradayım. Soru, eleştiri ve önerileriniz için: burakhancaliskan@xyazar.com

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin