kurgu
kurgu

Gerçekliği çarpıtarak, boyutlarıyla oynayarak, kelimeleri bağlamlarından koparıp yeni anlamlar yaratarak, ister soyutlayarak ister çağrıştırarak kurmak. İşte benim yirmi iki sene sonunda kendiliğinden bulunan temeli geliştirerek ortaya koyduğum yapı. Ondandır ki çokluğun, çok sesliliğin, kültürel çeşitliliğin, cinsiyetlerin üzerine çıkmanın söylemini haklılaştırmak, kolektif yaşamı, kardeşlerin birliğini salık vermek anlattıklarıma hakim olmuştur. Bireysel tarihimin yahut hastalık olarak tanımlanan algımın çağla bütünleşmesi denilsin, önemli değil. Önemli olan ben’imi bu yolla kabullenmiş oluşum. Zira nasıl olsa yargılarım, başka zihinlerin yargılarının filtresinden geçirilmek üzere ortaya atılıyorlar mottosuyla yola çıkıyorum. Bunu bana öğrettiler, ben bunu öğreniyorum. Söze inanıyorsam akordu bozuk ya da ritmime uymayan saza da inanmalıyım. Animal socialis. Tek sesli bir orkestra ruhu yeterince beslemez.

Çağ hastalığını bilinçsiz bireysellikle üretti. Tedaviyi yine kutuplaşmanın, artı ve eksinin çekimi üzerinden vurgulayacağız. Yetim kaldıysak sığınma evleri ne güne duruyor? Yaşamı katı kuralların çemberinden hırçın yetişmiş bir çocuk edasıyla azat edip açığa çıkan enerjiyi çokluğa harcayacağız. Biz bir iken çok olacağız ve çokluğumuz kuvvete eşdeğer.

Farkındayım, ilkel hesaplar peşindeyim ancak çözüm sunan bir çevrede büyümedim. Kararsızlık acılarımın en büyüğü belki de. Emin konuşamamak, zeminin berhava oluşu. Yıkıntılardan yeniden yaratmak, çitle çevirmek. Biraz buğday ve patates için açıklıktan yeterince faydalanmak. Vardığım bir karara sahibim şimdi. Yazıyorum, kurgular gerçekliği iyileştiriyor. Olması gerektiği gibi, içimden geldiği gibi yükseliyor bina. Kimi yerleri açıkta kalıyor. Bilgi değil deneyimler ve hülyalar üzere tasarlanmış.

İşte bakın, camlar kırık ve içeriye kış doluyor. Yanılıyorsunuz. Cayır cayır yanan şömine yanında bir kanepe var. Kanepenin üzerinde, tebessümünün içtenliğini pembe kazağıyla ve yanağına dayadığı elleriyle ispat eden kız çocuğu. Camın önünde miskin beyaz kedi. Buyrun, kapı açık, içeri girin. Bir göz oda, duvarları soyulmuş ve kara bulutlar ardında yer yer beliren gökyüzünün mavilikleri. Masanın üzerinde yeşermiş tabak. Yaşam orada en ilkel kokularını yayarak peydah oluyor. Karalamalar ve eskizler. Soba boruları duman sızdırıyor. Eh fena mı, duvarların taşıdığı çağrışımlar kuvvetleniyor böylelikle. Tavanda yer yer delikler, sızdırmalar, örümceklerin, farelerin, çatı arasında kışlarını geçiren kuşların beslendiği yuvalar. Aç kalmaz kimse burada. Desenleri seçilmez olmuş, orta yere öylesine atılmış halı, üzerinde kulağagirenler, tahtakuruları, sümüklü böcekler. Enerji sirayet etmiş evin her köşesine. Askıda şairin sökülmeye yüz tutmuş depresyon yeleği, yanında biçimini yoksulluğundan alan kasket. Bitişikteki mutfaktan yayılan yağ kokusu ve yaşadığı hayata lanet okuyan, sarışınlığını solgunluğuna bırakmış yüzüyle aldığı kiloları saklayamayan kadın.

Sofranın başında harflerle tanışıklığı sebebiyle mutluluğunu kitaplara devretmiş o pencere önü kızı. Kedi miskinliğini unutarak, vahşi tabiatına duyduğu güvenle doğayı dengelemek üzere tavan arasında bir o yana bir bu yana koşuşturmakta şimdi. Tasa edecek ne mi var? Tasaları onların tek umudu, çıkış yoludur. Olur da şair, eskizlerini iyi bir fiyata satarsa da taşınacaklar karısının deyimiyle bu canlı mezardan. Kızları kısa süren eğitimine kaldığı yerden devam edecek. Karısı eski günlerinin, kraliçe hayatı yaşadığı dönemlerin özlemini duymayacak ve midesini basit bir operasyonla küçülttürebilecek. Şair, sayılan bir isim olacak yörede tekrar. Tekrardan sazlı sözlü yemekler verecek. Bütün bunlar olacak da kediye bir yuva yapılmayacak mı? Hem de en güzelinden.

Hikâye burada biter mi? Hikaye hiç bitmez. Kötü kokan soluklarımız, sigara dumanları, fabrika bacaları, leş kokuları, alın teri, gözyaşı, pas, ucuz yaşantı, küçük hayatların devlere özgü böğüren sesi, kar, çamur, yağmur, kir, bira şişeleri, caz şarkıları, ruhunu satan kadınlar, erkeklerle olan erkekler, cüceler, yetim çocuklar, bilhassa kediler, üzgün köpekler, karanlık renkler, pudra pembeleri, gazinolar, elbise hışırtıları, yakası düzelmeyen gömlekler, orman yürüyüşleri, saraylar, perili köşkler, mücevherler, anne bak kral çıplak diye bağırmamıza sebebiyet veren terziler, Godot’yu beklemeler, tiyatro önündeki taksiler, meydanlar, grafitiler, fotoğraflar, donuk tebessümler, feri sönmüş gözler, gürleşen sesler, bütün bunlar dizginini yitirmiş atların havuç benzeri yemişleridir. Karın doyurdukları söylenemese de umut guruldayan bir zihnin dincelmesine, sağalmasına yeter. Yarından haber verelim birbirimize. Yediklerimizle değil gördüklerimizle.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
51
"Yengeçler denizde yaşar ama yüzemez. Ben de nefes alabiliyorum ama dünyaya bir türlü ayak uyduramadım sanırım." Diyor Camus, Beauvoir'a. Uzağı ve ötekiyi içselleştirmek, ta en başından, felsefeye ve çarpık bacaklılara özgüdür. Soru, görüş ve önerileriniz için taylanberkacak@xyazar.com'a mail gönderebilirsiniz.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin