mahzunname
mahzunname

Aniden açılan gözler onu uyandı saymamızı mümkün kılmıyordu. Ruhunu ayıltması yine çok sürecek miydi? Yine o asla unutamadığı gözlere ait bedenin yanında mıydı? Bir nefes almasıyla göğsüne batan bir acı hissetti. “Ya buradasın ya da hiç var olmadın.” diye -dudaklarından dökülmese de – zihninden uçan kelimeler vardı. Ayağa kalkmak, ruhunu yatakta bırakmak onun alışık olduğu, artık sıradanlaşan, acı dahi sayılmayan bir olguydu.

“Kim acı çekiyordu bu apartmanda benden başka?” diye dudaklarından süzülen boğuk bir ses yürüdü evin odalarına. Hiç girmek istemediği salona bugün o mektubu okumak için girmeli miydi? Sakin, soğukkanlı ve cesur bir yüreği aşikâr mıydı? Sakince salon kapısından dönüp mutfağa yöneldi. Karşısında onun olduğu hissi adımlarını ve kalbini hızlandırmaya yetmişti. Büyük bir hüsranla mutfağın kapısını açtı. Kocaman yığın bardaklar, yerlerdeki mısır patlakları ve binbir çay, kahve tanesi. En son ne zaman yapmıştı mükemmel bir kahvaltı. Aklını yoklamaktan ne yapacağını unutmuştu. Yokladığı şey de gelmemişti zaten aklına. Aklından belki o çıksa neler gelecek diye düşünmekten yine kendini alamadı. Derin ve yorgun bir nefesti aldığı. Hızla salonun kapısına geldi. Koşar adımlarını hızlı nefeslerine sebep saysa da asıl neden içerideki mektuba aylardır bakmamış olmasıydı.

Kapıyı açtı. Soğuk, heyecansız ama onun zevkini yansıtan mobilyalara göz gezdirmesi gözyaşlarına açık bir davetti. Etrafı süze süze ilerledi masaya. Mektup sararmaya yüz tutmuş ve solmuş bir çiçeğin yanında yer alıyordu. Evirip çevirmeyle hiç uğraşmadı, nereden geldiği de nereye gittiği de belliydi. Sakince yorgun bedenini bıraktı koltuğa. O sevmezdi böyle koltuğa birden oturmayı, kızardı çoğu zaman. İçinde hayatının asıl meselesi yazan kelimeleri okumak onun için kolay olmayacaktı. Buraya kadar gelmişken kalkıp gidemezdi. Zaten kalkacak gücü de yoktu. Odada kağıt yırtığı sesi yankılandı. Mektubu içinden çıkardı ve okumaya başladı:

Merhaba,

Bunu sana yazmak bana acı bir his ve burukluktan başka bir şey sağlamıyor. Yaşamın zor olduğu kanısında değildim asla. Sadece doğru zamanı ve doğru insanlarla uğraşmanın yaşamak için gerektiğini düşünüyordum. Yaşamanın önemini anlayacak kadar yorgun da değildim, ama hissetmiyordum. Yaşamın doğruluklardan ve yararlı olmaktan ibaret olduğunu anlatamıyor, kötülerin varlığına inanlar iyileri reddediyordu, kabullenemiyordum. Üzülme Allah aşkına. Sevmek kadar kolay bir fiili zorlaştırdığımı bilinçaltıma bile kabullendiremiyorum. Varlığımı kusur kabul ediyor sevmek ve saygı göstermek arasındaki ince düşünceyi yine hissettiremiyorum. Düşünmenin hastalığım olduğuna inanıyordum. Sorunlara yaklaşımım bunun en önemli haliydi. Fikirlerimi sana anlatmam lazımdı ama sadece yazarak belli ediyorum. Karşımda konuşmaya değer kişilikler görememek hayal dünyama vurulan bir kırbaçtan ibaret değildi benim içimde. Yalnızlığıma bir ev, birkaç dergi ve kahve ideali ile birleştirdiğimde unuturum dünyayı diye hayal etmiştim. Sevmeyi içimde büyük kayıplar vererek gerçekleştiriyordum. Düşünmemeye, kaygısızlığa bir çözüm bulamıyordum. Sevmeye de. Mutlu görünmek gibi kötü huylara sahip de olmak istemiyordum. Sadece umutla, heyecanla sevmek için yaşamak istiyordum.

Gerçekten yaşamak istiyordum. Kelimelerle anlatamadığım tüm iç sesim sessiz çığlıklarla beni gömüyor. Nefes almanın yaşamak için yeterli olduğunu düşünen sistem itemlerine bağlı değil ruhum. Ruhum mu? Bedenimi yok sayan düşünmekten yıpranan ve kırılan bu ruh mu? Her yanımda ki sızıları nelerle anlatabilirim? Kelimeler dilimden kaçıyor. Kendimi kandırma çabalarını başaramıyorum. Eminim iyi bir gidişe sahip değilim. En azından sonumuzun nerede duracağını biliyoruz. Genç yaşımda gerçekten bunları yaşamak zorunda mıydım? Genç… Hayatta yaşamam için çok sebep varken neden güçlüklere takılıyordum. Mühim olanın fikirler ve sevgi olduğunu neden bize söylemediler. Her yanlışımızı neden en acı şekilde yaşatıyorlar.

Sen yaşamı sev. Biliyorum olumsuzluklar düşüncelerini sarıyor, saracak da. Kalabalıklardaki iç sessizliği yaşıyor musun? Ben çok yaşadım bil isterim. Ya da ölene kadar mutsuz aldığın nefesin ciğerlerini yakacak düşüncesine dalıyor musun? Dal. Duymak istediğin her ne varsa bir yerden başla. Ben seni artık duyamasam da anlat ne olur. Hayatındaki  olumsuzluklara tek başına göğüs ger. Hayatındaki tüm olumsuzluk bendim zaten. Olmadı mı yapamadın mı? Bırak akışına, zamana bırak. Zaten sen en güzel bırakırsın. Her şey zamanında olması için ayarlanmamış mıydı? Yoksa sen zamanın verimsizliğini geri dönüştüremedin mi? Toparlan ve hayata sımsıkı sarıl demek isterdim sana ama kalbim “Deme!” diyor. Yıprattığın tüm saliseler senin çünkü artık benim salisem dahi kalmadı. Her biri senin özleminde, ben de. Onları, benliğini yalnız bırakma. En çok da fikirlerini sensiz bırakma. Artık asma mükemmel gülüşü yakalayan yüzünü. Üzüldüğün zaman, ne yapmak için sorguladığın hayatını düşün ve ayağa kalk. Çünkü senin sana çok ihtiyacı var. Bu acıları taşımakta. Bensiz devam edişin seni üzmesin, ben bu kadar dayanabildim. Bana kızma, beni affet. Bu sonsuz yolculukta beni dinlenen bir yolcu olarak düşün sen, var git yoluna ben hep seni bekliyor olacağım. Ama şunu hiç unutma seni asla affetmeye…

Mektup burada sona eremezdi asla kaldıramayacağı yükleri ona bırakıp gidemezdi. Gözlerine yavaş bir sızı iniyor ve yavaşça kapanıyorlardı. Güne veyahut sonsuzluğa.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
23
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümü öğrencisiyim. Cemil Meriç'in dediği gibi 'Ben aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım.' Yaşadım demek için arama, bulma, öğrenme, ve keşfetmek arzusuyla meftun olmalıyım. Bu yolda sizinle fikirlerimi,anılarımı yahut düşlerimi paylaşacağım. Soru, görüş ve önerileriniz için ahmetkarakus@xyazar.com'a mail gönderebilirsiniz.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin