makinist
makinist

O soğuk Aralık gecesinde, günlük rutinini aksatmadan devam ediyordu hayatına makinist. Önce ocağın altını açıyor, çayını demlemeye başlıyor, çayı demlenirken de sorumlu olduğu yolcu treni Zagor-V1’i çalıştırıyordu. Bu soğuk havalarda tren demirlerine eldivensiz dokunmak gafletine düştüğü günü dün gibi hatırlıyordu, tam da bu yüzden odasında unuttuğu eldivenleri geri almak için aynı yolu tekrar gitti geldi.

Aklı bir karış havada gibiydi, dışardan görenler onun artık yaşlandığını ve bu mesleği yapamayacağını düşünüyor, emeklilik zamanının geldiğini tekrar edip duruyorlardı kendisine. Ne var ki makinist emekli olmak istemiyor, hayatının sonuna kadar bu işte çalışmak, hatta mümkünse vagonlardan birinde dünyaya gözlerini yummak istiyordu. Mümkünse son seferinde kar yağmasını ve o çok sevdiği korna sesi eşliğinde veda etmek hep hayaliydi, belki son anlarında bir demir yolu işçisi ona selam verir, her şeyin yolunda olduğunu anlatmak istercesine başını öne eğerdi. O da aynı vakur tavırla her zamanki gibi sağ elini kasketinin üstüne götürerek gülümser, ardından bir selam kornasıyla inletirdi ıssız vadileri, insansız köyleri.

İşte, makinistin aklı başında olmayışı da esasen bununla ilgili. O da biliyor artık eskisi gibi dinç ve sağlıklı olmadığını, ancak bir treni kullanmak için tecrübe çoğu şeyden daha önemli değil midir? Hem bu demir yollarında başına gelen onlarca meseleyi hangi 20’lik delikanlı bilebilirdi ki? Üstelik bütün bunlarla mücadele etmek için hızlı koşmak ya da çevik olmak değil, soğukkanlı ve tecrübeli olmak gerekirdi. Ancak gel de bunları o yeni yetme züppelere anlat! Hadi onlar anlamadı, peki ya üstlerine ne demeli! Yıllarca emrinde çalıştığı kravatlı takımı şimdi onun kuyusunu kazıyordu. Onların yüzünden değil miydi zaten bugün gelecek olan müfettiş!

Haklıydı makinist. Gelen talep doğrultusunda iki müfettiş yollanacaktı bugün istasyona. Sözde rutin kontrollerdi ancak daha geçen ay gelmişlerdi, o gün pek ortalıklarda dolaşmayarak kendisini gizlemişti bizim makinist ancak bu sefer mümkün değildi, bizzat kendisini görmek için gelen bu adamlar makinisti görmeden ne için gitsin ki? Üstelik vakit de yaklaşıyordu. Yavaş yavaş diğer makinistler, demir yolu işçileri, personeller, temizlik görevlileri ve kravatlı takımı istasyonu doldurmaya başlamıştı. Elbette peronlara yaklaşan trenler, onları bekleyen yolcular ve yolcuları uğurlayan yakınları… Bu manzaraya artık alışmıştı, başlarda her ayrılıkla hüzünlenen makinist meslekte ilerledikçe bundan vazgeçmiş, her buluşmada sevinmenin kendisi için daha uygun olduğu sonucuna varmıştı.

O da öyle yapıyordu, nerede gitmek üzere hazırlanan bir tren varsa peronlardan, kapılarından, pencerelerinden uzak duruyordu. Böylece ne gözü yaşlı sevgilileri görüyordu, ne çocuğunu askere yollayan anaları, ne de gurbete giden babaları… Ancak ne zaman gelen bir tren oldu mu işi gücü bırakır, koşarak –adeta bir çocuk gibi- doğru perona gider, orada gelen treni beklerdi. Öyle ki çoğu zaman yakınlarını bekleyenlerden daha heyecanlı olurdu, onu görenler ya eşini, ya da çocuklarını bekliyor sanırdı. Oysa o tekdüze ömrüne biraz neşe katmak, insanlarla birlikte sevinmek için oradaydı.

İşte, bugün gelecek olan iki müfettiş onu bu neşeden, bu heyecandan çekip koparacak, adeta ölmeden mezara koyacaktı… Tüm bu dalgınlığı da bundandı. Öyle ki lokomotifteki işleri bitmesine, ocaktaki çayı demlenmesine rağmen o koltuğundan kalkamıyor, adeta sevgilisinden ayrılmak üzere olan bir delikanlı gibi içli içli önündeki uzun ince yollara bakıyordu.

Dalgınlığı gün boyu sürdü. Beklediği gibi iki müfettiş geldi; göbekli, ince bıyıklı, seyrek saçlı iki müfettiş onun yeterli olup olmadığına karar vermek için geldi. Şu garipliğe bak! Yardım almadan ayakkabılarını giyemeyecek bu iki adam mı onun makinistlik yapıp yapamayacağına karar verecekti! Oysa o eksi otuz derecede raylar üzerindeki buzları kırmış, güneş altında kavurucu sıcaklarda on altı saat yol gitmiş, vagonlara yüklediği kömürler yüzünden genç yaşında tenini karartmıştı! Şimdi masa başında sabah sekiz, akşam beş mesai yapan bu iki göbekli adam mı ona görev yapamazsın diyecekti! İşte asıl zoruna giden de buydu makinistin.

Yine de elinden bir şey gelmedi, akşam uyuyamayacağını sanıyordu ancak erken vakitte uyuyabildi. Sabahsa her zamanki gibi ezanla birlikte uyandı, sabah namazını kıldı, evin içinde iki tur attıktan sonra tekrar yatağına oturdu. Evinin hemen karşısında sıra sıra tren rayları diziliydi. İç çekti önce, sonra saatine baktı. Bugün yedi saatlik bir seferi vardı. Hazırlanıp çıkmalıydı, kendisine sormaktan çekinse de içten içe o soruyla yüzleşiyordu, acaba bu son seferi miydi? Hemen ardından daha derin bir iç çekerek hazırlıklarını tamamladı, çantasını aldığı gibi istasyona doğru bisikletiyle yol aldı.

Şimdi Zagor-V1 pencereden ona bakıyordu. Tonlarca ağırlıktaki bu tren onun için narin bir kuştu adeta. Bugüne kadar belki yüzlerce kez eşlik etmişti ona yolculuklarında. Bugün son muydu gerçekten? Kara kara düşündü, ya sonra ne yapacaktı? Emekli olduktan sonra yani… Düşünmek hiçbir şeye çözüm değildi, paltosunu aldıktan sonra odadaki meslektaşlarına selam dahi vermeden kapıdan dışarı çıktı, şimdi belki de son seferini gerçekleştirmek üzere Zagor-V1’deydi.

İki saat kadar yol aldıktan sonra yanında ona eşlik eden stajyer makiniste dönüp, ben arka tarafa doğru geçiyorum. Bir saat kadar sen idare et diyerek arkasındaki vagona ağır ağır ilerledi. Bu bir yolcu treniydi, tek tük yolcu vardı, onları da zaman zaman köylerde, kasabalarda indiriyorlardı, yedi saatin sonunda genelde kimse kalmıyordu. Boş bir koltuk bulunca attı kendisini, telsizini yanına almıştı. Bir taraftan onu dinliyor, bir taraftan gözleri dışarıda, nehirleri, ormanları, demir yolu işçilerini izliyordu. O sırada uykuya dalmak üzereydi ki telsizde adının zikredildiğini fark etti. Hemen büyük bir dikkatle dinlemeye koyuldu, tekrar etmelerini istedi. Gerçekten de kendi adıydı. Merkezden sesleniyorlardı, gidilen istasyonda personel şefliğine gitmesi gerektiğini söyleyen bu komuta karşılık olarak anlaşıldığını ve gerekeni yapacağını söyledi.

Demek bu kadar hızlı ha, demek kırk yıllık meslek hayatımı bu kadar kısa sürede bitireceklerdi diye düşündü. Az önce yanından ayrıldığı stajyer makinist bulunduğu koltuğa kadar gelerek ne olduğunu sorarcasına meraklı gözlerle baktı, bir sorun olmadığını söyledi bizimki. Devam etti pencereden nehirleri, ormanları, işçileri izlemeye.

Aradan bir hafta geçmişti, beklendiği üzere o gün telsizini, kartını ve onun kullanımına özel üretilen kasketini teslim edip istasyondan ayrılan makinist, bir hafta sonra ilk defa evinden dışarı çıkmıştı. Sanki daha dün o trendeydi ve görevinin başındaydı. Ancak bu sadece bir yanılgıydı. Bir haftadır evindeydi, bir an olsun dışarı çıkmadı. Sadece geçmekte olan trenleri seyretmek için penceresine kadar yanaştı, onu da ikinci günden sonra bırakmıştı. Onu istemiyorlardı ve artık ısrarcı olmanın bir anlamı yoktu. Hatta ne zaman uzaktan tren geldiğini hissetse, raylar evini titretmeye başlasa hemen kafasını yastığa gömer, bunu duymak istemezdi. Kaçacak delik arardı adeta trenlerden. Aslında kaçtığı yüzleşmek istemediği gerçeklerdi.

Elini yüzünü yıkadı, lavabo başında bekledi bir süre. Aynaya bakmak istedi, bir alışkanlıkla kafasını kaldırdı ancak aynayı göremedi. Doğru ya, birkaç ay önce kaldırmıştı o aynayı oradan. Neden yapmıştı bunu şimdi hatırlayamadı, oysa rahmetli eşi almıştı ve çok da güzel duruyordu orada. Bir süre evin içinde dolaştı ve ayna aradı, bulamadı. Gerçekten de iki odayı da baştan sonra aradı ancak ne bir ayna ne de ona benzer bir şey bulabildi ki kendisine bir bakabilsin. Umutsuzca deposunu karıştırdı, orada kırık bir cam parçası gördü. Bu işini görebilirdi, yüzüne baktı.

Seyretti, uzun uzun seyretti yüzünü. Saçlarına sanki kar yağmıştı, bembeyazdı. Alnındaki kırışıklıkları yeni yeni fark eder oldu. Peki ya çöken yanakları? Oysa daha dün al aldı güzelim yanakları. Şimdi onu gören hasta sanabilirdi, gerçi ufak tefek hastalıklar da baş göstermişti ama o soğuklardandır diyerek geçiştiriyordu. Duvarlara tutuna tutuna yatağına kadar ilerledi, gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Olduğu yere oturuverdi. Düşündü, düşündü, düşündü…

Aslında o trenlere, istasyonlara değil; gençliğine aşıktı. Zagor-V1 onun gençliğiydi. Bu yüzdendi onlardan ayrılmasındaki zorluk. O, aynalardan kaçıyordu çünkü ihtiyarlığını başka türlü gizleyemezdi. Gençliği ile bugünü arasındaki tek ortak noktası işiydi. Canından çok sevdiği işini de ellerinden aldıklarında artık genç kalamadığını fark etti. Aslında canından çok sevmiyordu, onu yıpratmıştı. Ailesine yeterince zaman ayıramamış, gününü gün edememişti. Ancak buna rağmen yaşı ilerledikçe tutkuyla bağlanmıştı. Gençliğinin işiydi çünkü, henüz bıyıkları yeni terlemişti bu işe adımını attığında. Oysa şimdi bıyıkları bembeyazdı.

O anda elindeki aynaya baktı, bu haline alışması zor olacaktı belki ama alışmak zorundaydı. Depoya doğru yürüdü, hatırlamak istemese de biliyordu rahmetli eşinin aldığı ayna, deponun arka sıralarında saklıydı. Aldı, güzelce sildi, parlattı ve doğruca olması gerektiği yere götürdü, güzelce astı duvara. Şimdi karşısında kendisini görüyordu. Tüm ihtiyarlığıyla kendisini. Aslında dedi, bıyıklarımı şöyle yaptığım zaman çok da çirkin olmuyorum. Sonra hafif bir gülümseme yayıldı suratına, tam da bu sırada arka bahçesindeki raylar titredi, uzaktan bir korna sesi duyuldu ve Zagor-V1 adeta onu selamlarcasına ağır ağır geçti. Narin bir kuş gibi.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
48
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyim. Siyaset bilimi ve hukuk üzerine okumalar yapar; devlet, birey ve özgürlük hakkında düşünürüm. Sinemayla, fotoğrafla ve edebiyatla amatör olarak ilgilenmekle birlikte hayatı ciddiye alır, sözün gücünü önemserim. Düşündüklerimi yazmak, yazdıklarımı paylaşmak için buradayım. Soru, eleştiri ve önerileriniz için: burakhancaliskan@xyazar.com

4 YORUMLAR

  1. çok güzel bir yazı tebrik ederim, daha güzelini okumamıştım.
    ay pardon hesaptan çıkış yapmayı unutmuşum.

    şaka bir yana bir süre yazmadığım için açıklama yapma ihtiyacı hissettim. patron şubat-mart maaşlarını yatırmayınca ara verdim, baktım geçtiğimiz hafta yollamış bi şeyler ben de geri döneyim dedim. başınızı ağrıtmaya devam edeceğim nasipse, son hikaye bükücü geri döndü.

    11
  2. “Gençliği ile bugünü arasındaki tek ortak noktası işiydi. Canından çok sevdiği işini de ellerinden aldıklarında artık genç kalamadığını fark etti.” 😔

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin