merak
merak

Üstesinden gelinemeyen, insanın içini kemiren bilme ve öğrenme arzusudur. İnsanlarda olduğu kadar hayvanlar için de aktif bir duygudur. Etrafımızda gördüğümüz göremediğimiz, varlığını bildiğimiz bilmediğimiz maddi yada manevi olgulara karşı bu duyguyu hissedebiliriz. İnsanın yaratılışı ile başlayan hatta belki o zamandan bu yana en çok hissedilen duygudur merak. Bu zamana kadar ortaya çıkmış dinleri, felsefi akımları ve bilimi ortaya çıkaran yegane iç güdünün merak olduğunu neden söylemeyelim. Ben burada ne yapıyorum? Aslında bu üçlünün ortak sorusu. Bazıları bu soruya dinler ile bazıları felsefi akımlar ile bazıları ise bilimle yanıt vermiştir. Tüm bunları bir yana bırakarak insanlığın başlangıcında olan bir hikâyeye uzanalım.

Adem ve Havva’nın yasak elması… Tüm duygular gibi merakı da ilk yaşayanlar onlardır. Cennettesin ve buranın sana ait olduğu söyleniyor tek bir ağacın meyvesi dışında her şey sana ait. Merak daha fazla nasıl kamçılanabilir ki? Ya da emrinde olan binbir türlü başka ağaçların meyveleri ve keşfedilecek bir cennet varken neden yasak olan tek bir ağaç?

“Çevirdi başını, yumdu gözlerini, gözlerinin önünde merak duruyordu. Unutmaya çalıştı Adem, olmuyordu. Sel gibiydi merak, önünden nasıl kurtulacaktı? Hiç yokmuş gibi yapabilse, başaracaktı. Ama ağaç orada, cennetin ortasında. Merak ikisinin de kalbini aynı anda buldu. Önüne düşen her şeyi sürükleyen bir rüzgar gibi ikisinin de yelkenlerini doldurdu. Sonunda merakın hacmi, ağırlığı, baskısı Adem’le Havva’nın toplamını aştı. Acaba tadı nasıldı? Bilmek merakı bir burgu gibi oydu beyinlerini. Ah keşke bilselerdi.” (1)

Tek bir ısırık her şey bu kadardı. Tadını öğrendikleri anda o içlerini kemiren duygu artık yok olmuştu. Merakları dinmişti. Bu onların hikayesiydi. Ama ne Adem ve Havva’nın merakı bunla sınırlı kaldı ne de insanların.

İnsan yaşamının her döneminde, bir insanın her yaşında merak duygusu aktif bir şekilde rol alır. Her birimiz farklı farklı konulara, bazen ufak çaplı bazen ise karşı konulamaz şekilde merak duyarız. Merak bir iç güdüdür. Temelde bu iç güdüyü iki boyuta ayırabiliriz. Duygu ve akıl boyutu.

Duygu boyutu hissettiğimiz diğer duygulara olan meraktır. Bu boyutta verilecek örneklerin başını aşk çeker. Değil mi ki insan sevdiği için her an merak içindedir? Merak aşkı ve sevgiyi cezbeder ve alevlendirir. Ki “Aşkın dörtte üçü meraktır” (2) derler. Buraya Flaubert’in aşk tanımı bırakıyorum. ” Merak… Birine karşı ansızın bir merak duymaya başlarsınız. Korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir.

Aşka en uzak cümle, “senden nefret ediyorum değil, bilmek istemiyorumdur.”

Akıl boyutuna bakacak olursak, insanlığın gelişiminin temeli merakın akıl boyutu oluşturmuştur. “Merak akıl midesinin guruldamasıdır.” (3) Seni saran öğrenmek isteyen bir arzudur. Bu arzu diri oldukça insanlık ilerlemiştir.

Konu buraya gelmişken genel ve güncel bir sorun olan ezberci eğitimin ufak eleştirisini de yapmalıyız. Evet, insanlığın gelişimi için meraka ihtiyaç duyuyoruz fakat sizce ezberci eğitimi bunun neresinde kalıyor? Tabii ki bir şeyleri ezberlemek kötü değil fakat ezber ardından kısa vadede unutmayı da getirirken; öğrenmek denen durumun ardından beynimiz bu öğrenmeyi yorumlamaya başlar. Ve yorumlar yorumları doğurur. Yorumlarımız ve merakınız ile bilim ve toplum ilerlemeye başlar. Bu ilerlemenin devamı için merak diri tutulmalıdır. Temelini arayan, sorgulayan, öğrenmeyi isteyen bireyler yetiştirmeye yönelik eğitimler sistemleştirilmeli. Fakat sürekli ezbere başvuran eğitim sistemleri yorum yeteneğini kısıtlar. Yorum yapamayan bireyler önüne geleni ezberlemek ile yetinir. Bu yetinme merakı öldürür. Toplumun ve bilimin gelişimi sekteye uğratır. “Merakın formal eğitimde hâlâ hayatta olması bir mucize.” der Albert Einstein. Kendini “Hiç bir özel yeteneğim yok yalnızca tutkulu bir meraklıyım.” diye tanımlar. O ve diğer bilim insanları bu başarılarının arkasında merak duygularını saklar. Bu aynı zamanda merakın iyi yönde ki en temel etkisidir. Nasıl yani merakın kötü yönü de mi var? Tabi ki her duygu gibi bunun da bir sınırı olmalı. Mesela bizi ilgilendirmeyen, bilmememiz gerekeni merak etmek. İnsanların özel hayatını öğrenmeye çalışmak gibi. Bu üstünden gelmemiz gereken bir duyguyu oluştur. Çünkü artık bu merak duygusu başka insanların daha farklı haklarını ve özgürlüklerini kısıtlar. Dolayısıyla bu durumunun artık iyi yönde olduğunu söyleyemeyiz.

Tüm bunların nihayetinde merak bizim için her duygu gibi iyi veya kötüye kullanabileceğimiz olgu haline gelir. Bunu kullanırken istersek olumlu yanını kullanır ve aklımız ile yaşadığımız toplumu ve bilimi geliştirebiliriz. Çünkü insanlık var oldukça merak da var olmaya devam edecektir.

  • (1) Nazan Bekiroğlu/La
  • (2) Kazanova
  • (3) Ali Suad
Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
321

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin