monolog
monolog

Gece sokaklarda yalnız başıma yürümek her zaman hoşlandığım bir aktivite olmuştur. Özellikle de sonbahar ve kış aylarında. Garip bir hüznün çöktüğü, sarı renkli lambaların azimle aydınlatmaya çalıştığı bu soğuk yolları arşınlarken çoğu zaman vaktin nasıl geçtiğini dahi anlamam. Bir bakmışım, saatler geçmiş, üşümüş hâlde bulmuşum kendimi.

Vaktin nasıl geçtiğini anlamamam yalnızca yürümeyi sevmemden kaynaklı değil elbette. Bir diğer sebebi de o sırada binlerce şey düşünüyor olmam. Düşünceler alemi her zaman dalmaktan hoşlandığım, hatta kendimi alıkoyamadığım bir alem olmuştur. Çok önemli, konsantrasyon gerektiren bir iş yaparken dahi dalarım bu aleme, uçsuz bucaksız bu dünyanın her tarafını uzun uzun gezinlerim.

Bu yalnız olmanın doğal bir sonucu. Eğer yalnızsanız, ihtiyaç duyduğunuz her an yanınıza gelebilecek tek dostunuz iç sesinizdir. Aramanıza, mesaj atmanıza gerek kalmadan hemencecik geliverir yanınıza. Birlikte atarsınız kendinizi sokaklara ve hiç bitmeyecek o sohbetlerinize en son kaldığınız yerden devam edersiniz.

Yalnızlık… Bu sadece sohbet edebileceğiniz, görüşebileceğiniz bir arkadaşınızın veyahut dostunuzun olmaması anlamına gelmiyor. Öyle anlar olur ki; arkadaşım, dostum, kardeşim dediğiniz insanlar dahi yanınızda olmaz. En mutlu gününüzde de, en kötü gününüzde de yanınızda kimse olmaz. Güzel bir haberi paylaşamadığınız, ya da bir derdinizi anlatamadığınız anlar olur. O “anı” bulsanız da, aktarım yapabileceğiniz o “insan” olmaz bazen.

Her iki durumda da yalnızsınızdır.

İşte bu durumdayken size yoldaşlık eden de bir tek iç sesinizdir. Derdinizi, tasanızı ona yüklersiniz. Mutluluğunuzu, sevinçlerinizi onunla paylaşırsınız. İçinizde biriktirdiklerinizin bir kısmını dahi olsa bu şekilde boşaltabildiğiniz için mutlu hissedersiniz kendinizi. Farkında olarak/olmayarak kendi kendinize yetmeye başlarsınız.

Bunu idrak ettiği anda olgunlaştığını fark eder insan. Yanında olan birileri sayesinde değil, bilakis onlara rağmen ayakta durabilecek gücü kendisinde hissettiğinde, hiç kimseye ihtiyacı olmadığını anladığı anda olgunlaşır. Yanında olduklarını söyleyenlerin bu sözlerinin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anlar.

İnsan bazen arayı sıcak tutmaya çalışır. Arar, sorar, mesaj atar… Kendini unutturmamaya çalışır. Ama birisi için önemli değilseniz, attığınız bu adımların hiçbir önemi yoktur. Havanda su dövmek ne kadar mantıksız ise, bu yaptıklarınız da bir o kadar mantıksız ve gereksizdir.

Bir zaman sonra artık eliniz telefona gitmemeye başlar. Bütün bu yaşananları artık gururunuza yediremiyorsunuzdur çünkü. Kendinizi kullanılmış gibi hissetmeye başlarsınız. Bir kağıt gibi, kullanılmış ve işi bitince buruşturulup bir kenara atılmış…

Onlar için yaptıklarınızı düşünürsünüz. Birlikte geçirilecek güzel anlar, ileride hatırlanacak tatlı hatıralar biriktirmek için yaptıklarınızı… Bunların karşısına onların yaptıklarını koyarsınız. Terazi dengede durmaz, hep bir taraf daha ağırdır. Her seferinde sizin tarafınızın ağır bastığını görmek, fark etmek ilk başlarda canınızı çok acıtır. Zamanla o acıyı daha az hissedersiniz. Neden mi? Çünkü alışırsınız.

Sonunda yavaş yavaş uzaklaşmaya başlarsınız o insanlardan. Bir zamanlar içinizde uçuşan o kelebeklerin artık olmadığını, konuşmak için içinizde olan o isteğin ve hevesin artık kalmadığını fark edersiniz. İşte burası yalnız bir insanın eninde sonunda varacağı o noktayı işaret eder: etrafınızda kimsenin kalmaması.

Kulağa kötü gelebilir, fakat şundan eminim ki bu samimi bir durum. Günümüzün menfaate dayalı, samimiyetsiz “kullan-at” ilişkilerinden bin kat daha samimi, bin kat daha gerçek bir durum.

Hangisini tercih etmeli diye sorarsanız, ben samimi olanı seçerdim.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
311
Sessiz bir çığlık bu, kimseye duyuramadığım. Ve kalabalık bir yalnızlık bu, içimde yaşadığım. Konuşmak istiyorum artık, dilim döndükçe. Ve paylaşmak istiyorum ben, kalemim yazdıkça. Çünkü anlatacaklarım var, içimde tutamadığım. | İletişim: alimertonal@xyazar.com

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin