Friedrich Nietzsche
Friedrich Nietzsche

Hemingway der ki “Mutlu bir çocukluk geçirmiş kişi, edebiyatçı olmaz”. Babasıyla yaşadıkları sorunlar neticesinde küçük yaşlarda annesiyle Boston’a taşınmak zorunda kalmış olan Cibran ve henüz 5 yaşındayken ‘beyin yumuşaması’ denilen bir hastalık sebebiyle babasını kaybeden ve hayatını annesi, kız kardeşi, teyze ve halalarıyla birlikte geçiren Nietzsche. İkisinin de hayatı incelendiğinde, maalesef bu her iki müstesna insanın da rahatsız bir ruha sahip olduğunu ve hayatlarını sıkıntıyla ve hastalıklarla boğuşarak noktaladığını görebiliyoruz.

Nietzsche, 1879’da gönüllü olarak katıldığı 1870 Alman – Fransız savaşında geçirdiği hastalıkların iyice artmasıyla, üniversitedeki görevinden emekliye ayrılarak, sağlığını koruyabileceği bir yer arayışı içinde, kışları İtalya kıyılarında yazları İsviçre dağlarında yaşayarak, kendini tamamiyle yazılarına verdi. Çoğu zaman hastalığına minnettardı çünkü hastalığı onu yazı yazmaya yöneltiyordu. Lou Salome ile aralarında derin bir bağ vardı; fakat bu bağ evlilikle sonuçlanmadı. Onunla birlikte geçirdiği zamanlarda Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü yazdı. Eserleri arasında en bilineni yazmasına sebebiyet verdiği için her kadına duyduğu öfkeden Lou Salome daha az nasiplenmiştir, hatta içten içe ona minnet duyuyordur diye tahmin ediyorum.

nietzsche
nietzsche
lou andreas salome
lou andreas salome

Halil Cibran’ın yaşamı ise “coğrafya kaderdir” deyişini doğrularcasına Ortadoğu coğrafyasında yaşayan insanların yaşamları ile aynı yolu paylaşıyor. Yoksulluk, hırsızlık, savaş, göç, acı, mekansızlık, ölüm, hayatının birer parçasıdır. Sakin, mütevazı ve kalabalıktan kaçan ruh haliyle bir ermiş gibi yaşamı sorgular. “Cehaletimin sebebini bilseydim, alim olurdum” der ve ardından: “Biliyorum ki kuş tüyünde uyuyanların düşleri toprak üstünde uyuyanlardan daha güzel değil” diye ekler. Mısırda yaşayan Arap yazar May Ziyade ile uzun süre mektuplaşır fakat ne bir kez bir araya gelirler ne de birbirlerinin sesini duyarlar.

halil cibran

halil cibran may ziyade
halil cibran may ziyade

Cibran 1931 yılında kırk sekiz yaşındayken Amerika’da siroz ve tüberküloza, Nietzsche öğrencilik yıllarında aldığı frengi mikrobu sonucu olduğu tahmin edilen hastalığa yenik düştü. 1900 yılına dek tinsel karanlık içinde bitkisel denebilecek yaşamını sürdüren Nietzsche, baş ağrıları ve sancılar içinde 25 Ağustos’ta öldü.

Cibran “Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil” şiirinde şöyle söylüyor:

Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever

Nietzsche’den birkaç cümle:

Günde on sefer yenmelisin kendini; güzel bir yorgunluk verir bu; bedeni yatıştırır.

Kaç yalnızlığına dostum: Her yerini zehirli sinekler ısırmış. Havanın sert, sağlam olduğu bir yer bul kendine!

Yalnızlığına kaç. Küçük, zavallı kişilerle yaşadın. Onların görünmez intikamlarından kaç! Onlar için bir intikamdan başka bir şey değilsin.

Kovmak üzere elini kaldırma artık! Sayıları bilinmez. Senin kaderin, sinek kovalamak değil.

Sayısı oldukça fazla küçük zavallılar, kaç mağrur yapıya yıkım getirmiştir yağmur damlacıkları, ayrık-otları.

Taş değilsin. Damlacıklar çoktan oyup bitirmiş seni; delik deşik gövdenden kanlar sızıyor. Gövdenin deşildiğini görüyorum. Gururun öfkelenmek bile istemiyor.”

Ah, dostum, insan aşılması gereken bir şeydir.”

“Şunu da unutmayın, kardeşlerim: uzak durun yalnıza haksızlık etmekten. Nasıl unutur yalnız olan! Nasıl çıkarır acısını!

Dipsiz bir kuyuya benzer yalnız. Taş atılabilir içine: fakat deyin bana, dibe varırsa bu taş, onu kim çıkarabilir oradan?

Sakının yalnızı incitmekten! Fakat eğer incittiyseniz, beklemeyin, öldürün!

Sana bir soru soracağım, kardeşim: derinliğini ölçmek için, bir sonda atıyorum gönlüne.

Gençsin, çocuklar istiyorsun, evlenmek… Fakat sorarım sana: çocuk isteyecek kadar olgun biri misin?

Sen galiplerden misin? Kendini dize getiren, duygularına söz geçiren, değimine egemen biri misin sen? Sorarım sana.

Her iki felsefeci de insanı, insandan ziyade, insan üstü bir varlık gibi, çıkıp bir dağın tepesine oradan aşağı bakar gibi görüyor. Bu yolda öğütler veriyor. Biri Zerdüşt’ü konuşturuyor, diğeri Ermiş’i. Ermiş yahut Zerdüşt her iki yazar da, bu karakterler ile sürekli değişen konular halinde bir takım ön yargıları ve kalıp düşünceleri kırıyor. Her iki yazar da entelektüel bakış açılarında dünyadaki düzeni eleştirip, insanların toplumsal baskıyla değil de kendi istedikleri gibi davranabilmesini öğütlemiştir.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
6411

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin