aydaki kabin
aydaki kabin

Saatlerdir durmaksızın, nereden ve nasıl başladığımı bilmeksizin yürüyorum. Engebeli yollar boyunca düşünme yetimi yitirmiş gibiyim. Nerdeyim ki? Etrafıma şöylece bir bakıyorum. Doğru ya, aydayım! Bir an için ‘bu nasıl ay yahu?!’ diye düşünecek gibi oluyorum. Fotoğraftakilere ya da küçükken her gece bize el salladığına inandığımız Ay Dede’ye hiç benzemiyor. Ama sanırım şu an dert etmem gereken birinci şey ayın hayalimdeki gibi olmaması gerçeği değil. Buraya nasıl geldiğimi ya da burada ne yaptığımızı bilemez haldeyken, ilerde bir yükselti, yükseltinin yanında da bir nokta görüyorum. Birkaç dakika daha yürüdükten sonra yükseltinin bir telefon kulübesi, yaklaştıkça fazlasıyla büyümüş ve değişmiş olan noktanınsa sandalyede oturan bir kadın olduğunu görüyorum. Telefon kulübesi beni oldukça heyecanlandırıyor zira buradan nasıl kurtulacağımı sormak için babaannemi arayabilirim. Ancak ‘kulübevari’ şeye ve sandalyesinde oturan hanıma iyice yaklaştığımda hayal kırıklığına uğrar gibi oluyorum. Bu bir telefon kulübesine benzemiyor. Daha ilginç olansa sandalyedeki kadının beni fark etmemiş olması. Simsiyah, ensesinde topuz yaptığı saçları, upuzun kirpikleri, ölü gibi bembeyaz bir yüzü, siyah kadifeden düz ve şık bir elbisesi var.

Çekinerek,

“Merhaba” diyorum. Hayretle başını bana çeviriyor.

“Ah, demek geldin! Nerede kaldın bunca saat?”

Şaşırıyorum,

“S-siz beni mi bekliyordunuz?”

“Tabii ya, kim gelirse onu bekliyorum.”

Onca karmaşanın arasında kadının yaşını tahmin etmeye çalışıyorum. Aydaysanız ve ne yapacağınızı bilmiyorsanız kendinizde fazla mantık aramamalısınız. Tahminen 50’li yaşlarında.

“Kaç yaşındasınız?”

“328”

Boş boş bakıyorum. Aynı şekilde karşılık veriyor. Kulübeyi gösteriyorum.

“Bu nedir?”

“Tuvalet kabini, giriş 1 lira.”

“Siz tuvaletle ilgilenmek için mi buradasınız yani?”

“Başka ne için olacağım, giriş 1 lira.” diyor ters ters.

Bileğindeki takıları, cilalı tırnaklarını, kuaförde yapılmış gibi duran saçlarını şüpheyle süzüyorum. Sonra kafamda soru işaretleriyle tuvalet kabini dediği şeyin kapısına bakıyorum. Bakışlarımı fark edince,

“Giriş 1 lira” diyor yine.

“Param yok” diyorum.

“Beni ilgilendirmez” diyor. “Giriş 1 lira.”

Çaresizce etrafıma bakıyorum. Tam uzaklaşacakken konuşuyor yine,

“Gir, oraları yeni temizledim. Çok kirletme.”

Usul usul kabinin kapısına uzanıyor, açıp içeri giriyorum. Ancak girmemle çıkmam bir oluyor. İstemsizce haykırıyorum,

“Burası tuvalet falan değil!”

Kadın hülyalı hülyalı bakıyor yüzüme,

“Gayet de tuvalet, giriş 1 lira.”

Derin bir nefes alıp kapıdan içeri adımımı atıyorum.

Nasıl anlatılır bilmiyorum. Kapı; ışık, renk, ses, insan cümbüşü olan koskoca bir salona açılıyor. Burası bir kumarhane. Makineler çığlıklar atıyor, çarklar dönüyor, insanların ürpertici kahkahaları her yanı çınlatıyor. Etrafıma şöyle bir bakınca birkaç tanıdık sima ilişiyor gözüme: Eski ilkokul arkadaşım Celal, mahallemizin imamı Mahmut Hoca, yengem Ayfer, rahmetli John Lennon ve kedim Pırasa.

“Pırasa, oğlum sen n’apıyorsun burda?!” diyorum. Gözlerini şaşı yaparak bakıyor bana. Ve fark ediyorum ki göz göze geldiğim herkes bana bakarken gözlerini şaşılaştırıyor. Bunun, buraya ait bir selamlaşma şekli olduğuna karar verip üzerinde durmuyorum, ancak tüm bu renk ve ses gürültüsü başımı döndürüp beni rahatsız etmeye başlıyor.

İlerde ortamın temasından olabildiğince alakasız, oymalı ahşap bir kapı görüyorum. Aceleyle oraya gidip kapıdan içeri girerek kapıyı ardımdan kapatıyorum. Girdiğim yere şöylece bir baktığımda ağzım açık kalıyor. Ben, hiçlikteyim. Ne yürüdüğüm zemini görüyor ve hissediyorum, ne de etrafımı. Ne siyah, ne de beyaz: Hiç. İlerde ağlama sesleri duyuyorum. Beyaz entarili bir amca “Kaybettim!” diye bağırarak ağlıyor. “Bana bir şans daha vermediler!” Turkuaz gözyaşları tüm yüzünü ıslatmış. Perişan adam yavaş yavaş yok olmaya başlıyor ve birkaç saniye sonra olduğu yerde yine hiçlikten başka bir şey yok. Ne yapacağımı şaşırmış haldeyken kapı hızla açılıyor. İki adam kızıl dalgalı saçlı bir kadını kapıdan içeri, yanıma doğru atıyorlar. Kadın feryat figan bağırıyor, ısrarla devam etmek istediğini söylüyor. Çığlık çığlığa ağlarken gözlerinden mor yaşlar akıyor. Ben neler olduğunu anlayamadan, kadın gözlerimin önünde silikleşiyor ve yok oluyor. Onu getiren adamlara bakınırken çoktan geri dönmüş olduklarını fark ediyorum. Burada gördüğüm iki insan da yok olunca birden kendi yok olma ihtimalimle paniğe kapılıyor ve koşarak ahşap kapıdan ses ve renk cümbüşüne geri dönüyorum. Ben tam çıkmışken aynı iki adam beni kenara ittiriyorlar, kollarının arasında John Lennon melodik çığlıklar atarak debeleniyor. Ancak tüm yalvarmalarına rağmen onu da ahşap kapının ötesine atıyorlar. Başım iyice dönmeye başlıyor ve koşarak kumarhanenin kapısını bulup, oradan tekrar aya adım atıyorum. Sandalyedeki kadın ensesindeki topuzu çözmüş, yanakları allaşmış, çakırkeyif bir hali var. Şuh bir kahkaha atarak her yanı inletiyor:

“Sahiden de tuvaletmiş, değil mi?”

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
3

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin