süveyda
süveyda

Yine her zamanki gibi soğuktu İruh. Zaten 90’lı yılların aralık ayında buraların soğuk olmamasını beklemek ahmaklıktı. Ekimin başında havalar aniden soğumaya başlar, kuşlar sıcak yerlere kaçışır, ağaçların yaprakları yerlere birer birer düşerdi. Hava gün ortasında kararır, mağazaların vitrinleri montlar, paltolar ile değişirdi. Kasabanın tozlu yollarına şiddetli yağmur damlaları düşer, sonra çamura dönüşen yollar kasaba halkına zulüm olurdu. Öyle ya kasabada birkaç hali vakti yerinde insandan başka taşıtı olan yoktu. Ulaşım yok denecek kadar azdı. Binek hayvanları vardı insanların fakat onlara da o çamurlu yollarda eziyet etmeye kimse yanaşmazdı. Hem kim bir atın ölümüne aldırış etmezdi ki? Memleketin dört bir yanında son zamanlarda bir kıtlık yaşanıyordu. Değil bir at veya koyun, kimse bir avuç buğdayını feda edemezdi. Zaten bu kış kıyametinde biz İruh’lular için hayat yeterince zordu.

Ben ise geçen sene kaybettiğim babamın acısını tuhaftır ki hala yaşıyordum. Tek çocuk olarak büyümüştüm lakin babamın sevgisini bir an için bile hissedememiştim. Senelerce, bir an bile babasından sevgi görmeden nasıl mı büyür insan? Büyüyor işte… Hakkı da var zaten beni sevmemekte. Bunu açıklamak için 25 sene geriye gitmemiz lazım. Rahmetli annem Aden çok sancılı bir hamilelik geçirmiş, ağrıları öyle artıyormuş ki iki günde bir bayıldığı oluyormuş. Ebeler, hekimler beni doğurmaması için telkinde bulunmuşlar defalarca kez. Ama rahmetli, güzel kalpli, melek gibi bir kadınmış. Ben bilmiyorum, hiç görmedim. Ama bir kez de olsa görebilmek için canımı verebilirim. Kasabada annemi tanıyan herkes, onun ne kadar merhametli olduğundan, hayvanlara olan sevgisinden, insanlara karşı samimiyetinden söz eder.

Diyeceğim o ki; bir karınca incitmemiş kadın, Allah’ın verdiği cana nasıl kıyabilirdi ki? Kıyamadı da zaten. Doğumdan önce hekimler “Ya anne ya bebek” demişler. Babam, anneme yalvarmış. Riske girmek istememiş. Hatta “Hanım, Allah aşkına aldıralım. Seni kaybetmek istemiyorum, daha genciz ve Allah nasip ederse daha birçok çocuğumuz olur” demiş. Ama annem babamı ikna etmiş. Doğum günü geldiğinde ise girdiği o ameliyathaneden bir daha çıkamamış. Doğum sırasında korkulan olmuş ve annem komaya girmiş. Vefat etmiş. Ama biliyorum ki, isminin anlamı olan bir cennet bahçesinde beni izliyor. Şimdi bu gerçeği de kendime hatırlattıktan sonra babamın bana karşı tutumunun nedenini anlamışsınızdır. Daha ben bebekken, benden vazgeçmek istemiş. Beni kasabamızın en güzel yeri olan Çınarcık gölüne getirmiş, saatlerce gölü ve ormanlık alandaki ağaçları izlemiş. Sonra bana bakmış; “Güzel Aden’imi benden alan sen değil miydin? Peki seni benim elimden kim alacak? Daha karıma doyamadan senin yüzünden kaybettim. Ne ağlayıp duruyorsun? Gülsene bak, istediğin oldu” demiş ve ayağa kalkmış.

Beni gölün buz gibi soğuk sularının dibine atacakken, son kez gözlerime bakmış. Gözlerimin anneminki kadar yeşil olduğunu fark edince, annemin sırf benim için hayatını ortaya koyduğunu hatırlamış ve beni öldürmek gibi bir canilikten, kendini son anda alıkoymuş. Anlayacağınız annemden sonra, babam da benim yaşayıp yaşamayacağıma karar vermiş.

Bir gece yine zil zurna sarhoş olup eve geldiğinde anlatmıştı bu olayı. Senelerce benim için bir babadan çok, bir yabancı olan Kenan Bey de yok. Peki neden özlüyordum böylesine yabancı bir insanı? Her erkek evladı gibi çocukluktan beri babama özenip örnek almıştım onu. Uzunca boyu, geniş omuzları, pos bıyıkları ve kirli sakalları vardı. Kahverengi gözleri ve bence annemin de vefatıyla dertten ve kederden dökülen saçlarıyla, onu küçükken okuduğum dergideki “Viking Savaşçılarına benzetiyordum. Bana karşı da en az onlar kadar acımasız ve kaba davranıyor, bir nebze merhamet göstermiyordu.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
5216

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin