tarık buğra
tarık buğra

Yıl 1910’lar… Üstüne kara bulut çökmüş memleketin. Kurtçalı Azizler, Mehmet Akifler, Hüseyin Avniler, Hasan Basriler uykularında dahi düşmana karşı planlarını yazıyor. Yıl 1910’lar… Nice Salihler bu ideal için sağ kolunu kaybediyor ‘çolak’ kalıyor da vatanım diye inliyor, yüzünü kaybediyor sevdiğinden vazgeçiyor da dininden dönmüyor. Ve yıl 1910’lar…Yunan’ı İngiliz’i Pontuscusu insanları öldürmüyor da ölmek için dua eder hale getiriyor. İşte tam burada Allah dava sahibine akıldan üstün akla hükmeden bir şey armağan ediyor: “mizaç“. Bundan payını alan Tarık Buğra da kitaplarında o dönemin sorunsalını anlatmayı kendine ödev biliyor. Öyleki bu dönem insanına doğru ya da yanlış olarak yaklaşmayı değil yaşadıklarını salt gerçeklikle anlatmayı tercih ediyor. Bakın ne söylüyor o dönem insanı için: “Bu çelişmede doğru yolu seçmek bir fazilet işi olmaktan çıkıyor, herkesten beklenemeyecek bir görüş üstünlüğü gerektiriyordu. Buna karşılık yanılanları suçlandramazdınız; zira menekşe, rengi mor olduğu için ne kadar suçlu ise bu insanlar da yanılmaları yüzünden ancak o kadar suçlu idiler.”

Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta bu cümleleri hatta o kelimeleri nasıl bir araya getirdiği değildir Buğra’nın kanımca. O dönem şeraitleri içerisinde herkes birbirine kin kusarken, komşu komşusundan yüz çevirmişken insana nasıl bu kadar objektif  bakabildiğidir. Zaten o bu yüzden bizden farklı değil mi? Sadece bu da değil mesele…O İstanbullu Hoca’dan – İstanbullu Hoca, Küçük Ağa kitabının ana karakteridir. İlk başta Kuvva düşmanı daha sonra ise varını yoğunu Kuvva üstüne koyan bir karakterdir – asla ümidini kesmez. Aksine bir başka karakterin ağzından şunları söyletir: ”Göreceksiniz o hepimizden daha çok hizmet edecek bu yola.” Ve o İstanbullu Hoca ekilen bu umut tohumuyla filizlenir, büyür de Küçük Ağa oluverir. O da yetmez oğlundan da karısından da vazgeçer de mefkuresinden vazgeçmez. Onun da dediği gibi fareler gemiyi terk eder ama bu dönmeyecekler demek değildir ki… Nitekim dönmüştür işte. Üstelik daha kuvvetli.

Elbette çıkarılacak paylar buluyoruz kendimize. Önce yaşamı sonra romanlarıyla yeni bir bedene yeni bir biçilmiş elbise yeniliğiyle ve güzelliğiyle etki ediyor. Kim Buğra’yı okuyup da kanındaki deli fişek Türk kanını tutabilir ki? Ya da kim onun romanlarında ağlayanla ağlamaz, zafer narası atmaz? İşte tam da budur Tarık Buğra’laşmaktan kasıt. Mehmet Akif yanlızlığında iken  birden  Hasan Basri umuduna kapılıp Hüseyin Avni çiçeği açmak ve Kurtçalı’laşmak. Ve işte önce Buğra olmak sonra yine yeniden Türkiye’yi kurmak..

Son olarak eklemek gerekirse  Tarık Buğra’laşmaktan kasıt ne sadece kitap yazabilmek ne de hür ifadesini dile getirmek olmalıdır. Marifet onun gibi kendimizde bulduğumuz cesaretle işe kalkışıp tüm hünerlerimizi ortaya koyabilmekte. Bu dönemde Buğra işte bunların hepsini teker teker yapıyor. Üstüne bizlere güzel bir miras da  bırakıyor: “Tarık Buğra’laşmak”.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
81

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin