tavernier - tavernier seyahatnamesi - tavernier seyahatnamesinde kürtler
tavernier

Jean-Baptiste Tavernier (1605-1689) henüz 20 yaşından itibaren yaverlik ve refiklik ettiği çeşitli devlet adamlarıyla birlikte seyahat etmiş ve bu seyahatler sırasında edindiği serveti büyüterek değerli taş tüccarı olmuş meşhur bir Fransız tüccar-seyyahtır.

Dolayısıyla söz konusu seyyahın gördüğü ülkelere ve bu ülkelerin insanlarına bakışı da bu perspektif ve bu temel ile olmuştur. Gezileri sırasında tuttuğu notları kitaplaştırarak “Les Six voyages de Jean-Baptiste Tavernier” adlı seyahatname kitabını yayınlamıştır.

Profesyonel her seyyah seyahatleri sayesinde biraz antropolog, biraz sosyolog, biraz tarihçi ve tabii kuşkusuz büyük ölçüde de coğrafyacı kimliği kazanmıştır. Fakat bunun yanı sıra, her seyyah her bölgeden geçerken aynı şeyleri hissetmez ve aynı düşüncelere sahip olmaz. Şüphesiz bunda hepsinin kendi yaşam öykülerinin, kültürlerinin ve karakterlerinin etkisi vardır.

Sözgelimi, Tavernier “Kürt ülkesi”nde seyahat ederken farklı aşiretten Kürtleri ve farklı yaşam tarzına sahip Kürtleri bambaşka şekilde tanımlamıştır hatta bu zaman zaman tamamen zıt yargılarla olmuştur. Kürtlerin, Tavernier için makbul olmaları biraz da Tavernier’in ilgisini çekecek özelliklere sahip olup olmamaları – mesela ticarete yatkınlıkları – ile yakından ilgilidir.

Tavernier çoğunlukla birinci ve beşinci seyahatleri sırasında Kürtlerin ülkesinde gezinme şansı bulmuştur. Gezdiği bu bölgeye ise “Kürdistan-Asur ülkesi” demiştir.[1] Bazı kısımlarda ise eski isminin “Asur ülkesi” olduğu ve kendi gezisi sırasında ise “Kürdistan” olarak isimlendirilmiş bulduğunu belirtmiştir.[2]

Tavenier, Van’dan geçerken Kürtlerin ülkesinin coğrafi ve siyasi özelliklerine ilişkin önemli birkaç cümle söylemiştir. Onu aynen alıntılıyorum:

“Van’dan Darşek’e geçilir.

Erçek’ten de dört-beş haneli berbat bir köy olan Nuşar’a. Burası Kürt beyine ait topraklar üzerindedir; başka bir deyişle, eski Asur ülkesinin bir parçası olan ve günümüzde Kürdistan adıyla anılan topraklardadır.  Kürt beyleri (zira dağlık bu ülkede birçok bey vardır), padişahın ve İran şahının derebeyleri gibiler ve ne padişahtan, ne de İran şahından korkarlar. Bunlar avantajlı boğazları ve geçitleri tutmuş küçük hükümdarlar oldukları için, kendilerine saldırılmasından korkmuyorlar”[3]

Bu kısmın devamında ise Kürtler için şöyle söylüyor:

“Genellikle bütün Kürtler kaba saba halklar ve Müslüman olduklarını söylemekle birlikte, aralarında halkı eğitecek çok az molla ya da din adam var. Siyah tazılara karşı büyük saygı duyuyorlar: Kürtlerin önünde siyah bir tazı öldüren kişi linç edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Ayrıca Kürtlerin önünde bir soğanı bıçakla da kesemezsiniz: Soğanı iki taş arasında ezmeniz gerekir. Kürtlerin işte böyle birçok boş inancı var.”

Kürtlerin siyah köpeklere duydukları muazzam saygıdan ve soğan sevgilerinden Evliya Çelebi çok daha geniş olarak seyahatnamesinin dördüncü cildinde bahsediyor. Hatta Çelebi, Kürtlerin soğan sevgisini belirtmek için şu fıkrayı naklediyor:

Kürde sormuşlar. Sen padişah olsan ne yerdin?

Kürt cevap vermiş. Soğanın cücüğünü yerdim.

Tavernier, Diyarbakır’dan Bitlis’e geçerken buranın beyinden, onun Osmanlı ve İran devletleriyle ilişkisinden bahseder:

“Karakan’dan, bir beyin ya da prenslerin en güçlüsünün (çünkü ne padişahı, ne de İran şahını tanır; oysa diğer beyler bu ikisinden birine bağlı olurlar) kenti olan Bitlis’e geçiliyor. Bu iki devlet Bitlis beyiyle iyi geçinmek zorunda, çünkü hangisinin yanında yer alırsa, o devletin Halep’ten Tebriz’e ya da Tebriz’den Halep’e geçişi önlemesi çok kolay oluyor. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kolay savunulabilecek dağ geçitlerine rastlayamazsınız: Bu geçitleri on adam bin adama karşı kolayca savunabilir.”[4]

diyor ve devamında Bitlis kalesini ve etrafını betimliyor. Ki hemen hemen aynı şeyleri dünyaca meşhur seyyah Evliya Çelebi de söylemektedir.

Yine Bitlis seyahatinden bahsederken Tavernier, şehre bir Avrupalının geldiği haber verilince Bitlis beyinin kendisiyle görüşmek istediğini anlatır. Tavernier ve Bitlis beyi karşılıklı hediyeleşirler. Hediyeleşmenin anlatılmasından hemen sonra Tavernier, Bitlis’teki askerî yetkililerin de kervan ürünleriyle ilgilendiğini aktarır. Subaylar önce Bitlis beyine hediye edilen kumaşlardan isterler fakat gözleri Tavernier’in kırmızıya boyattığı dört adet sarık kumaşına takılır ve satılık olmamasına rağmen ısrarla onu isterler. Hatta bu kumaşlar için çok yüksek ücretler teklif ederler, nihayet Tavernier satmak zorunda kalır.

Bu kısa örnek bile aslında Kürtlerin alacalı kumaşlara ve özellikle kırmızı renge düşkünlüğünü göstermek açısından çok ilginçtir. Evliya Çelebi de kendi seyahatnamesinde Kürtlerin bu özelliğine genişçe değinmiştir.

Seyyah, Bitlis beyinin yanındayken Bitlis beyine Halep paşasından bir elçinin geldiğini aktarıyor. Elçinin söylediğine göre Paşa, Kandiye savaşı sırasında tutsak düşen ve kölesi olan bir Fransız cerrahı, kendisine otuz eküye mal olduğunu söyleyerek, Bitlis beyinin iade etmesini rica ediyor.

Sığınmanın kutsallığını iyi bilen, kendisine sığınmış olan Fransızı koruması altında tutmak isteyen Bitlis beyi ulağı alışılmadık bir biçimde tersleyerek hemen karşısından yıkılıp gitmesini söylüyor ve paşayı bu hadsiz isteğinden ve gözü pekliğinden dolayı padişaha boğdurtacağını, padişah boğdurmazsa öcünü başka şekilde alacağını söylüyor. Bu kısmın devamında şöyle ekliyor seyyah:

“Zira Bitlis beyiyle iyi geçinmek aslında İran şahından çok padişahın(Osmanlı) işine gelir, çünkü İran şahı Van’ı kuşatmak isteyecek olsa, Tebriz’den buraya kadar bütün yollar açıktır; ama padişah Bitlis beyinin topraklarındaki geçitlerden geçerek Van’ın yardımına koşabilir ve bu bey padişahla arası bozulursa ona kafa tutacak kadar güce sahiptir. Kısacası, Kürtlerin yaşadığı bu ülkede seyahat etmek bir zevk. Zira her ne kadar bir yandan yollar sarp ve çetinse de, hemen hemen her yerde çınarlar, ceviz ağaçları ve diğer güzel türlerde ulu ağaçlar görülmekte ve bir tek dağ yok ki en tepesine kadar yabanıl bağ kütükleriyle kaplanmış olmasın.”[5]

Tavernier Musul’a gittiğinde ise şehri şöyle anlatıyor:

“Tek kelimeyle söylemek gerekirse Musul’da görülecek bir şey bulunmuyor; kentin en önemli yanı, özellikle Arapların ve bugün Kürdistan adıyla anılan –büyük miktarda mazı üretimi ve ticaretinin yapıldığı- eski Asur ülkesinde yaşayan Kürt tüccarların toplandığı büyük pazar. Kentte dört çeşit Hıristiyan var: Rumlar, Ermeniler, Nesturiler ve Maruniler.”

Ninova yolundayken, buranın harabelerle kaplı olduğunu söylüyor ve kadim Ninova şehrinin burası olduğuna kanaat getirdiğini söylüyor ve ekliyor:

“Türk efsanelerine göre Yunus’un mezarının bulunduğu yerin oldukça yakınında iki gün konakladık; ileri gelen Kürt tüccarlarından birini (bu halkın doğal olarak hırsız olmasına ve onların yanında her zaman tetikte olmak gerekmesine karşın) kervanbaşı seçtik. Çünkü siyaset kullanmak gerekiyordu: Daha önce söylediğim gibi, bugün Kürdistan adı verilen Asur ülkesinden geçecektik ve bu bölgede çok özel bir dil konuşuluyordu.”

Cizre’den geçerken şunları söylüyor:

“Cizre, Mezopotamya’da, Dicle ırmağındaki adalardan birinde kurulmuş küçük bir kent; adaya tekneyle gidilmekte. Kürtlerin yaşadıkları bölgeden mazı ve tütün almaya giden tüccarlarla Halep’e gitmek için aynı bölgeden gelen tüccarlar burada buluşurlar. Kent bir beyin yönetimindedir. Ben kentten geçerken, ölen son beyin iki oğlu vardı ve bunlardan en büyüğü yirmi yaşındaydı.

Yalnızca mazı ve tütün üretilen bu ülkenin çok zengin olmadığı düşünülür oysa bu düşünceye kapılanlar yanılırlar, çünkü dünyanın hiçbir yerinde bu kadar altın ve gümüş girişi gerçekleşmez ve ayarda, ağırlıkta en ufak bir eksiklik olması durumunda sikkeleri kabul ettirmek çok zordur. Söylediklerim hiç de gerçek dışı gelmemeli: Çünkü mazı, boyama için çok gerekli. Dahası, diğer yerlerde yetiştirilen mazılar Kürt bölgesindeki kadar iyi ve bol değil: Kürt bölgesinde yetiştirilen mazı diğer yerlerde yetişenlerden üç defa daha etkili.”

İmadiye’den geçerken şehrin Cizre’ye iki gün uzaklıkta olduğunu söyleyip şehir hakkında bilgi veriyor:

“Amadiye güzel bir kent; Asur ülkesinin büyük bölümünde yaşayan çiftçiler ürettikleri mazıyı ve tütünü buraya getiriyorlar. Kent yüksek bir dağın tepesinde kurulmuş ve doruğa tırmanabilmek için en az bir saat yürümek gerekiyor. Yolun yarısında ya da biraz daha ilerisinde bir kayadan üç dört pınar fışkırıyor; kentte hiç su bulunmadığından, kent halkı her sabah ve akşam hayvanlarıyla  birlikte buraya gelerek büyük tulumlarını dolduruyor. Kent orta büyüklükte ve merkezinde her tür malın satıldığı güzel bir meydan var. Sekiz-on bin atlı ve diğer beylerden daha fazla piyade askeri çıkarabilen bir bey kenti yönetmekte; bu beye bağlı topraklar Kürt bölgesinin en kalabalık toprakları.”

Halep’ten çıkacakken, Araplar ve Kürtlerin savaşı yüzünden burada mahsur kaldıklarını söylüyor:

“7 Ekim’den 30 Aralık tarihine kadar Halep’te kaldık ve Araplarla Asur ülkesinde yaşayan Kürtler arasında savaş çıkmasaydı, buradan daha erken ayrılacaktık. Bir önceki bölümde de anlattığım gibi, Kürtler atlarıyla yüzerek sık sık Dicle ırmağını geçiyor, Arapların sürülerini alıp götürüyorlar. Kısa süre önce iki kervanı soymuşlar; bunlar arasında, Halep’ten yola çıkmış olanda, üç Portekizli ve Goa’ya giden bir Fransisken din adamı da varmış ve her ikisi de donlarına kadar soyulmuşlar.”

Dicle boyunca ilerlerken, ırmak kenarında dinlenmek için durduklarını ve burada bulunan aslanlar yüzünden, ağaç keserek çevrelerinde büyük bir ateş yakıp zaman zaman tüfekleriyle ateş ettiklerini söylüyor. [6] Bugün sanayileşmenin doğayı ve doğal hayatı Afrika’nın geniş düzlüklerine hapsetmek üzere olduğunu seyyahın bu anlatımından görebiliyoruz. Bugün garip ve şaşırtıcı gelse de geçmişte buralarda aslan ve daha birçok yabani hayvan görmek alışıldık bir şeydi.

Araplar ve Kürtlerin savaşına tanıklık ediyor:

“O gün, ırmak boyunca ilerleyen Araplardan ve Kürtlerden başka kimse görmedik; Araplar Mezopotamya, Kürtler ise Asur ülkesi tarafında yürüyorlardı. Savaş halindeydiler ve her iki taraf da çok düzenli bir biçimde yürüyordu. En önde gençler vardı; yayları, okları ve kimilerinin de alay bozanları ellerindeydi; çoğu, ellerinde mızrak taşıyordu. Artlarından kadınlar, kızlar, küçük çocuklar, sığır ve koyun sürüleriyle birçok deve yürüyordu; en arkadan da yaşlılar geliyordu. Hem Araplar hem de Kürtler zaman zaman keşif için tepelere üç-dört süvari gönderiyorlardı; zira düşmanlarının üstüne atılma fırsatı bulur bulmaz, daha önce anlattığım gibi, atlarıyla birlikte hemen yüzerek ırmağı geçiyorlar. Bu adamlara güvenemediğimiz için, onlarla karşılaşmamak amacıyla on dokuz saat su üzerinde dolaşıp durduk.”[7]

Diyarbekir’e ulaştığında bu şehrin bir Osmanlı veziri tarafından yönetildiğini söylüyor:

“Bu ülkede pek gerek duyulmadığı için paşanın emrinde pek az piyade askeri var ve sürekli kente saldıran Kürtlerin ve Arapların hepsi atlı. Bu yüzden paşanın emrinde çok sayıda süvari bulunuyor: Paşa yirmi binden fazla süvari çıkarabilir. Kervansarayın çeyrek mil kadar ilerisinde, büyük bir köy ve büyük bir kervansaray bulunuyor. İran’a giden ve İran’dan gelen kervanlar, Diyarbakır’dan çok burada konaklıyorlar, çünkü kentteki kervansaraylarda oda başına aylık olarak üç-dört kuruş ödeniyor; oysa kırsal kesimlerdeki kervansaraylar bedava.”

Tavernier’in bu seyahatnamesi her ne kadar birçok bakımdan yetersiz olsa da Avrupalı coğrafyacı ve araştırmacılar için uzun yıllar pek bilinmeyen bu karanlık ve flu Mezopotamya coğrafyası için rehber niteliğinde olmuştur. Tavernier’den sonra buraları gezen birçok Fransız veya Avrupalı seyyah, seyahat notlarında Tavernier’e referansta bulunmuşlardır.

[1] Tavernier Seyahatnamesi, Ed: Stefananos Yerasimos, Kitap Yayınevi, syf. 81

[2] a.g.e. syf. 205

[3]a.g.e. syf. 293

[4] a.g.e. syf. 289

[5] a.g.e. syf 291

[6] a.g.e. syf. 233

[7] a.g.e. syf. 233-234

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
622

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin