the lobster
the lobster

Daha önce O Kalyteros Mou Filos (2001), Kinetta (2005), Köpek Dişi (2009), Attenberk (2010) ve Alpler (2011) gibi filmlerle adını sinema dünyasına tanıtan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, Hollywood’da yönettiği ilk filmi The Lobster ile 2015’te seyirci karşısına çıktı. Prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan The Lobster, çağdaş kapitalist toplumda yaşayan bireylerin özgürlüklerini merkeze alan bir modern zaman eleştirisi. Hollywood’da çekilebileceğini hayal dahi edemeyeceğim bu mükemmele yakın Avrupa Sanat Filmi, son zamanlarda izlediğim en başarılı gerçek hayat simülasyonlarından biri. Yunan yönetmen ve İrlandalı, Amerikan ve Hollandalı yapımcıların elinden çıkan filmde dünyanın her yerinden aktörler bulunuyor. Colin Farrell, Rachel Weisz, Ben Whishaw, Jessica Barden, Olivia Colman, Ashley Jensen, Ariane Labad gibi birbirinden kaliteli oyuncu kadrosuyla film dikkatleri şimşek gibi üzerine çekiyor.

lobster
lobster

Filmin konusu distopik olduğu kadar aynı zamanda sürrealist bir yapıda. Lanthimos bu filminde modernizmin insanı ve insan ilişkilerini getirdiği noktayı irdeliyor. Bekar olmanın yasa dışı/suç kabul edildiği bir dünyada eşi tarafından terk edilen kahramanımız David (Colin Farrell) kırsala yakın bir otele yerleştirilir. Yanızların toplum için zararlı görüldüğü bir zaman diliminde, otele yerleştirilen bu bekar insanlar 45 gün içinde oteldeki diğer kişiler içerisinden kendine bir eş bulmak zorundadırlar. 45 gün içinde kendine eş bulamayan bu insanlar bu sürenin sonunda kendi seçtikleri bir hayvana dönüşecek ve ormana salınacaklardır. Çift olmanın ne kadar güzel olduğuna dair propogandaların yapıldığı bu otelde eş bulamadıkları her gün bekarların yaşama şansı bir gün daha azalmaktadır. Ancak hayatta kalmak için tek alternatif bu değildir; otel sakinleri zaman zaman ormana götürülüp bayıltıcı tüfeklerle bekarları avlarlar. Avladıkları her bekar için bir gün daha yaşama hakkı kazanmış olacaklardır.

ıstakoz film
ıstakoz film

Filmin ikinci bölümündeyse bambaşka bir serüvenle karşılaşırız. Adeta birinci bölümün antitezi olarak karşımıza çıkan ikinci bölüm, bir kırılma noktasıyla başlıyor. Oteldeki baskıya dayanamayan ve kendine hâlâ bir eş bulamamış olanlar kaçıp ormana sığınmakta ve burada yaşayan yalnızlar grubuna sığınmaktadırlar. Ancak bu grubun içinde de hayatta kalmak kolay değildir. Hazırlanan tuzaklara karşı hazırlıklı olmalı, sürekli olarak antrenman yaparak kaçış konusunda kendilerini geliştirmek zorundadır kahramanlarımız. Ancak tüm bunları başarıp hayatta kalanlar yine de tam anlamıyla özgür kalamazlar. Oteldeki yaşamın tam tersine burada da yalnız bir hayat sürmek zorunlu kılınmıştır. Kimse karşı cinsle flört edemez, el ele tutuşamaz ve birlikte olamaz.

the lobster
the lobster

Yönetmen Lanthimos, filmde senaryo yazarı da olması sebebiyle kafasında düşlediği alternatif dünya modelini günümüz dünyasının absürt evlilik kurallarıyla kıyas ederek eleştirmektedir. Eşi/sevgilisi olmayan insanların adeta hayvan gibi görüldüğü bir dünyadan portreler çizmektedir önümüze. Filmin geçtiği zaman yakın gelecek gibi görünse de tam olarak bu yargıya varamayız. Bu da konunun evrenselliği ve zamansızlığıyla örtüşen bir durum. Yönetmenin distopik dünyasının içine girdiğinizde toplumu yeren bir anlatıcı ile karşılaşmaktayız. Filmi izlerken seyirci gerçek hayatta yaşadıklarının gerçekten böylesine kara mizah malzemesi olabileceğini düşünerek, kendi dünyasına acıyarak bakabilmekte ve yüksek sesle gülebilmektedir.

ıstakoz
ıstakoz

Lanthimos, filmde yalnızlığı bir durum olarak değil bir ikilem olarak değerlendirmekte. Yalnızlığa tanıdık bir bakış açısıyla yaklaşan yönetmen, yalnız olma durumunun dışlanmak demek olduğunu, “evde kalma” durumunun her iki cins için de söz konusu olamayacağı algısını eleştiriyor. Bir diğer ilginç husus ise filme adını veren ıstakoz metaforu. Adını baş karakterin öldükten sonra dönüşmek istediği hayvan olan ıstakozdan alan film,  ıstakoz ve aristokrasi ilişkisini hatırlatıyor. Tıpkı Antik Yunan’da yalnızca Yunanlı olanın “şehirli” olması gibi kendi modern dünyasında da vatandaşın şehirli, şehirlinin ise “yalnız olmayan” anlamına geldiği bir algı yaratılmaktadır. Otelin kısmen gösterişli, kasvetli ve donuk bir havasının olması, otel müdürü ve partnerinin şarkı söylerken ses tonlarıyla eski İtalyan operalarını anımsatması, otelde kalmakta olanlara dayatılan hayat tarzları, sürekli olarak aristokrasiyi vurgulamakta.

colin farrel, rachel weisz
colin farrel, rachel weisz

Filmde her iki dünyanın da akıl almaz uygulamaları, diğer düzene karşı savaşırken kendisine karşı faşist olmayı elden bırakmayan bir yapısı ve değiştirilemez kuralları olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla yönetmen filmi izlerken seyirciyi taraf tutmaya zorlasa da bunu asla başaramıyor. Öte yandan yönetmenin kim ve ne olduğumuzu yüzümüze vuruşunda takındığı tavır oldukça acımasız. Lanthimos yaşadığımız dünyanın temel ögelerini değiştirmeden geri kalanları abartarak yeni bir dil oluşturuyor. Bu acımasız tavır ise tam olarak oluşturulan bu yeni dil sayesinde hayatlarımızın biraz abartılınca ne kadar absürt ve karanlık olduğunu anlatmasından kaynaklanıyor.

lobster filmi
lobster filmi

Fimdeki karakterlerin bireysellikten tamamen uzaklaşmış olduklarını görüyoruz. Sadece bir takım özellikleri olan karakterlerin, birbirleriyle ortak özellikleri olduğu yalanına ve bu şekilde tabiri caizse birbirlerini ayarttıklarına şahit oluyoruz. Söz gelimi topal olan genç adam burnu sürekli kanayan kadınla çift olabilmek saikiyle kafasını sert bir cisme vurarak kanatmaya çalışıyor.

lobster film yorumu
lobster film yorumu

Neki filmin bütünlüğü açısından bir takım sorunların olduğu tartışılamaz bir gerçek. Filmin ilk yarısındaki ironik anlatımdan sonra ikinci yarıdaki romantik anlatım aynı etkiyi bırakmıyor seyircide. Filmin ritmi ikinci yarının başlamasıyla bozuluyor. Her dakikasında yaşanan “ilginçlik” ise filmi diri kılan unsurlardan. İlk sahnelerde tuhaf bulup elinizde olmadan güldüğünüz sahneler varken, sonradan “dingin” bir biçimde sunulan bir acımasızlıkla karşı karşıya kalıyoruz. İlginç olmasının yanında beyinleri zorlayan, seyirciye “ne, niçin, neden” gibi sorular sorduran bir film The Lobster. “Var oldukları tarihten itibaren belli kurallar konarak yönlendirilen ve yaşam tarzlarının nasıl olacağı dikte edilen insanlar kendi başlarına yaşayamazlar mı, karşı cinslere veya hemcinslere muhtaç olarak yaşamak tercih midir kader midir” Sorularını sorarken bulur kendini seyirci.

dans sahnesi
dans sahnesi

Değinmeden geçmek istemediğim bir diğer husus ise Colin Farrell ve Rachel Weisz’ın dans sahnesi. Farklı kulaklıklardan aynı ayda aynı müziği açarak dans eden aşık çifti içeren bu sahne, filmi önemli kılan sekanslardan biri. Çünkü bu ortak müzik ve dansla ortak bir frekans tutturmuşlar ve bir ahenk yakalamışlardır. Bu ahenk, elle tutulur bir uyumun dışında kalan bir ahenktir. Sonraki sahnelerde ise çevredekilerin anlayamayacağı beden hareketlerinden oluşan ortak bir dil inşaa eder karakterlerimiz. Böylece aralarındaki bağ gittikçe sağlamlaşır. Yani bireyler iktidarın dilini reddetmiş olurlar. Kendi dillerini yaratıp bu dil üzerinden bir bağlam kurmaya çalışırlar ki bu yeni başlamın adı aşktır.

rachel weisz
rachel weisz

Kısacası bu filmle Lanthimos, bize hayatımızın en temeline oturttuğumuz tabuların ve kuralların sorunlarımızı oluşturan asıl unsurlar olduğunu ve sorunu başka yerlerde aramamamız gerektiğini söylüyor. Ancak filmi değerli kılan Lanthimos’un soyut kavramları somut hale getirmek için kullandığı varlıklar. Yönetmenin düşünce yapısındaki bu sıra dışılık bile filmin başyapıt olması için yeterli. Birçok uluslararası oyuncuyu bünyesinde barındıran filmin oyunculukları da ayrıca enfes. Keza bir çok klasik müzik standartını içinde barındıran filmin müzikleri ve olay örgüsü arasında da müthiş bir harmoni var. Renk seçimi, görüntü yönetimi de oldukça iyi The Lobster’ın. Kısacası son dönemlerin en iyi filmlerinden biri olan ve  kaçırılmaması gereken bir The Lobster. Şimdiden keyifli seyirler!

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
72

3 YORUMLAR

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin