aile ve kadın
aile ve kadın

Aile mefhumu, bireyin dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren fiziksel, bilişsel, zihinsel ve sosyo-kültürel iktisabının tezahür ettiği ilk sosyal kurumdur. Temel değerler ve ahlaki meziyetler eğitiminin ilk mertebesini teşkil eden aile, şüphesiz İslam mukaddesatının ve kadim kültürümüzün üzerinde ihtimam gösterdiği en değerli müesses nizamdır.

Bireye; itikat, ibadet, ahlak ve muamelat gibi akidevi unsurların aşılanmasını, yaratılış amacına uygun davranmasını ve sosyo-kültürel kimliğini kazanarak içtimai kalkınmada sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi bireylerin yetişmesini temin eden aile mekanizması, toplumsal yaşam bünyesinde alternatifi olmayan mutena bir kurumdur.

İnsanoğlu doğduğu günden ölümüne kadar hayatının her döneminde ailenin maddi ve manevi desteğine ihtiyaç duyar. Bilindiği üzere dünyaya yeni gelen çocuğun ailesinin bakımına ve korunmasına ihtiyaç duyduğu gibi gençlerin, yetişkinlerin ve yaşlıların da muhtelif konularda ailenin yakın desteğine ihtiyacı vardır.

Günümüz toplumlarında geleneksel, modern ve post-modern kültür ögelerinin karmaşık birlikteliği söz konusudur. Geleneksel aile ilkeleri halen yaygın olmakla birlikte bunların aşınması yönünde bir gidişat görülmektedir. Batı dünyasıyla dar ve geniş düzeylerde yoğunlaşan ilişkiler sonucunda günümüz aile modeli zaman farkıyla da olsa Batı toplumlarındaki aile modellerine benzer durumlar ve sorunlarla karşı karşıya gelmektedir.

Modern süreçlerde; küçük ve geleneksel düşüncenin hakim olduğu yerleşim yerlerinden günümüz metropol şehirlere olan göç hareketleri, kentleşmenin kontrolsüz artışı ve hızla ilerleyen teknolojiyle bireysel etkilenmelerin gelişmesi sonucunda; aileyi kuran ve yaşatan ilkeler bütününde, onu kuşatan normlarda, kültürel kodlarda, karşılıklı ilişki ağlarında kısacası aileyi tasavvur eden zihniyet dünyasında farklılaşma/istihale dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır.

İslam’ın ve Kadim kültürümüzün tavsif ettiği geleneksel aile modelini modern aile modeline dönüştüren çok yönlü etmenler vardır. Bunların başat rollerini; dinin etkisini zayıflatan ve belirleyici rol olmaktan çıkaran Seküler yaşam biçimi ile toplumun güç ve güven kaynağı olan kadını, modern mefkurelerle yeniden inşa etme düşüncesi oluşturur.

Bahusus Müslümanlar, Modern düşüncenin ve kapitalist dünya sisteminin; dini düşünce ve dini yaşantı ile çok yönlü mücadeleleri, dinle hayli mesafeli bir yaşama biçiminin tehdidi ve yıkıcı etkileriyle içinde bulunduğumuz süreçte daha fazla karşı karşıyadır. Dini aidiyet duyguları ve İslam’ın öngördüğü toplumsal sorumluluklar bilincini aşındıran Seküler hayat tarzı ve Kapital iktisadi düzen; Ailesiz bir toplum inşası ile milli bünyeyi sarsmaya, milletlerin din, dil, tarih, örf ve adetlerinin tarumarına sebebiyet vermektedir.

Max Weber’in ”Akılcı kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir. Özellikle birleşik akraba grubu ilişkileri kapitalizmin gelişimini boğar. Protestanlığın büyük başarısının ardında hısımlığın/akrabalığın prangalarını parçalaması yatar.’’ ifadeleri bu tezimize istinaden verebileceğimiz en bariz örnektir. (bkz: Jack Goody – Batıdaki Doğu)

İslam’da kadın ve erkekliğin bir yaratılış gerçekliği olarak eşdeğerliliği ve tamamlayıcılığı öne sürülürken Modern/seküler söylemlerin vurguladığı ve hiçbir bilimsel temeli olmayan kadın–erkek eşitliği, içinde bulunduğumuz dönemde toplumumuza tedricen tesir etmektedir. Kadın–erkek eşitliği söylemi ve devamında kadının değer yargılarından uzaklaşıp içtimai hayatın hemen her alanında aktif olarak yer almasıyla, rollerde ve statülerde parçalanma ve değişime neden olmakta, bireyselleşmenin getirdiği özgürlük anlayışıyla aile ahlakı ve değerlerine karşın sorumsuzca bir davranışın zemini oluşmaktadır.

Hiç şüphesiz bir toplumun inkişafında da (ilerleme) inkırazında da (gerileme) en önemli etken kadındır. Bu suretle Sekülerizm ve kapitalizm, menfur teşebbüslerini ve sapkın ideolojilerini, ailenin ve nesillerin güvencesi olan Kadın üzerinden gerek milletlerarası antlaşmalarla, gerek hukuki müeyyidelerle gerekse sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla peyderpey tahakkuk ettirdiklerine şahit oluyoruz.

İlk olarak 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalanan ve 81 maddeden müteşekkil İstanbul Sözleşmesi zahirde kadına şiddete karşı önlem amacıyla hazırlanmış görünse de burada maksut olan, dünya savaşlarının meydana getirdiği erkek nüfus azalmasıyla oluşan iş gücü ihtiyacını, kadınları iş hayatında tavzif ederek kapatmaya çalışan cinsiyet eşitliği projesini devam ettirmek ve toplumun temel referansı olan aile medeniyetinin sonunu getirmektir.

 İmzalanan bu antlaşmanın ihtiva ettiği birkaç çarpıcı maddeye göz atalım.

Taraflar bu sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, […], mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu [… ] ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edecektir.(Madde-4/3). Bu madde ile ele alınan toplumsal cinsiyet tanımı içerisinde cinsel yönelime de değinmesi gayr-ı meşru ilişkilerin meşrulaşmasına zemin hazırlamış ve bu suretle ahlakın izmihlali ve iffetin yozlaşması kaçınılmaz bir hal almıştır.

Taraflar bu sözleşmenin uygulanmasına ve sözleşme hükümlerinin etkilerinin değerlendirilmesine bir toplumsal cinsiyet bakış açısı katacak ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğe ve kadınların güçlendirilmesine ilişkin politikalarını yaygınlaştıracak ve etkili bir biçimde uygulayacaklardır. (Madde-6)

Kadın ve erkeğin anatomik, fizyolojik, psikolojik ve cinsiyet farklılıkları, eşitliği imkansız kılmaktadır.  Hucurat Suresi’nde İnsanı, bir erkek ve bir kadından yarattığını belirten Allah, her iki cinse de şahsına münhasır birtakım özellikler bahşetmiştir. Ayrıca Nisa Suresi 34. Ayette kadın ve erkeğin birbirlerine karşı farklı özelliklerle donatıldığına, bunların da üstün yönlerini oluşturduğuna vurgu yapılmıştır.

Yaratılış gerçekliği bakımından Kadınlar erkeklere nispeten daha zayıf, narin ve nazik bir tıynete sahiptir. Hasleti/Fıtratı gereği hareket eden kadına, tevdi edilecek en küçük ruhsat; irade, muhakeme ve mukayese zayıflığından ötürü büyük/küçük bir hata ve vebale neden olabilir. İslam dininde kadının muhtelif alanlarda faaliyet göstermesini yasaklayan herhangi bir sarih nass (Açık Hüküm) yoktur. Lakin kadınlarla ilgili nassların ve kaidelerin genelinden, kadın ve erkeğin sosyal rollerde bedeni ve ruhi kabiliyetlerine orantılı dağılım yapılması sonucu ortaya çıkmaktayken son zamanlarda artış gösteren kadını her alanda istihdam çalışmaları ile dini kaidelerin, bilimsel verilerin ve kadim aile kültürümüzün amiyane tabirle göz ardı edildiğini anlamış oluyoruz.

Taraflar, yerine göre tüm eğitim seviyelerinde, resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı,[…]kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dahil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaktır.’’ (Madde-14) Maddesi mucibince Milli Eğitim Bakanlığı tarafından koordine edilen ve British Council önderliğindeki Konsorsiyum (birden fazla tüzel kişi) tarafından teorik destek verilen ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) 2014 – 2016 yılları arasında 10 il ve 40 pilot okulda uygulanmıştır. Uygulanan eğitimde eşcinselliği ve cinsiyetsizliği betimleyen metotlar, hakikate muarız çarpık zihniyetlerin sonucu olan sapkın biyolojik eğilimler ve feminizmin hiçbir değer ve ilke tanımayan tepkisel ideolojisi aşılanmaya çalışılmıştır. En nihayetinde bir toplum mühendisliği maslahatı olan ETCEP, genç nesillerin; insan fıtratına, dini değerlere ve kültürel normlara aykırı yetiştirilmesini öngörerek faaliyet yürütmüştür.

Kadına saygı temeli üzerinde kurulduğu iddiasıyla ve Batı merkezli menfi ideolojilerden mülhem hazırlanan İstanbul Sözleşmesi, üzerinde gerekli içtimai cihetle; mülahaza ve mukayese mesaisi yapılmaksızın Avrupa uyum yasaları gereğince imzalandığı aşikardır.

Günümüzde esasen Müslüman milletlerin kadın algısında ve kadına davranış biçimlerinde kültürlerinden intikal ettirdikleri düşünce ve teamüllerin–ataerkil aile yapısı, erkeğin otoriter tutumu vs. – tesiri olduğu gibi tarihi süreçte yaşadıkları tecrübeler sonucunda teşekkül eden birtakım kabulleri de vardır. Bu kabuller arasında İslam’ın kaideleri, değerleri ve mensuplarıyla bağdaşmayacak ithamlarla kadına yönelik menfi hareketleri meşrulaştırma çabaları da bulunmaktadır.

Aile içi şiddet, özünde yakın zamana kadar mahrem bir konu olarak değerlendirilirken, dini hassasiyetlerden, içtimai sorumluluklardan ve insani değerlerden benliğini zamanla soyutlayan günümüz insanı, hem ailede hem de cemiyette şiddeti, sorunu çözmede meşru bir yöntem olarak görmesiyle, vakıaları küresel boyutlara ulaşmış bir insan hakları ihlali olarak karşımıza çıkarmaktadır.

Genellikle kadın üzerinde vuku bulan aile içi şiddeti gidermek, kadına yönelik fevri davranışları önlenmek ve aile birliğini korumak (!) amacıyla çıkarılan 6284 sayılı kanun, 2012 yılından bu yana birçok aile faciasına neden olmuştur. Mevcut yasa gereğince herhangi bir şiddet söz konusu olmasa bile basit nedenlerle kadının, kolluk kuvvetlerine yapacağı bir şikayet sonucunda erkeğin/eşin/babanın 1 aydan 6 aya kadar evden uzaklaştırılması öngörülmektedir.

Nitekim İslam, Nisa Suresi 35. Ayette [Kadın ile Erkeğin aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır…] çözüm metodu olarak her iki tarafın tayin ettiği hakemler vasıtasıyla, eşler arasındaki bozulan ilişkileri ve incelen bağları teskin ederek yeniden kuvvetlendirmeyi istemesine rağmen uygulanan müeyyideler, netice itibariyle taraflar arasındaki meselelere çözüm üretememekte ve daha da derinleştirmektedir.

6284 sayılı kanunun uygulanma neticeleri ailenin huzur ve sükununu bozacak, ailenin dağılmasına ve tahribine yol açacak boyutlara ulaşmıştır. Edinilmiş mallara iştiyak yasal rejimi, tedbir, iştirak ve süresiz nafaka kararları ile bu kararların ihlali halinde 3 aya kadar tazyik hapsi cezaları, maddi ve manevi tazminat kararları, aile konutu şerhi ve 6284 sayılı yasadan yararlanarak erkeği/eşi/babayı evden uzaklaştırma ve diğer tedbir yaptırımlarının kolayca uygulanabilirliği karşısında kadınların boşanma talep ve sayısını artırmaktadır. Boşanma ile ailenin dağılması sonucunda da en çok nesillerin devamı olan çocuklar etkilenmekte; çocuklar anne/baba disiplini, eğitimi ve gözetiminden uzaklaşarak ruh ve beden sağlığını kaybetmekte, eğitim ve kişisel gelişimleri gerilemektedir.

Huzur ve güvenle tanzim edilmiş aile; bireylerin sevgi, saygı ve dayanışma prensiplerini karşılıklı olarak gözetmelerine bağlıdır. Ailede gözetilen bu prensipler topluma da yansımakta, toplumun dirlik ve refahına katkı sağlamaktadır. Çünkü aile içi ilişkiler, toplumsal tutumların seyrini ve kültürel değerleri etkilediği gibi toplumun davranışları da aile içi ilişkileri ve tutumları etkilemektedir. Soruna odaklı erkeği/eşi/babayı tahkir ve tezyif faaliyetleri, çözüme odaklı müspet ve muvafık politikaların doğuşuna engel olmaktadır. Dolayısıyla kadına yönelik şiddeti tetikleyen unsurların (Ekonomik, psikolojik vs.) ,  tarihi tecrübe ve sosyolojik gözlemlerle çok yönlü araştırılması, genel ceza yasalarının doğru, adil ve etkin uygulanması, 6284 sayılı kanunun yürürlükten kaldırılması ve/veya temel ceza hükümlerine uyumlu hale getirilmesi, kadına yönelik istismarı ve aile içi şiddeti bir nebze de olsa azaltmakta elzemdir.

Sonuç olarak dinin aileyi bütünüyle belirleyici ve kuşatıcı konumu, modernliğin ise din karşıtlığı üzerine inşa ettiği zihniyet dünyası, gerilimin şiddetini arttırarak günümüz ailesini, modern/seküler söylemler ile dini/geleneksel düşüncenin arasında yaşanan sorunun odağındaki kurum haline getirmiştir. Modern dünyanın ‘’kendi sorunlarımıza kendimizce çözüm üretme’’ yolunu daraltması kritik bir savrulmaya sebep olurken ailenin hukuk ve güvenlik güçleriyle korunması suretiyle alınan tedbirler köklü çözümler üretememektedir. Burada gerek yetkili mercilere gerekse bizlere düşen görev; İslam’ın yaratılış hakikatine dayalı ilkelerini ve bu doğrultuda inkişaf eden kadim aile kültürünün kodlarını yeniden devreye sokarak,  içeriden bir bakışla oluşturulmuş muhkem politikalardan yana olmaktır.

Aksi halde modernliğin meydan okuması karşısında oluşan bilinçsel mağlubiyetin tezahür ettiği karmaşa sebebiyle, aile konusunda modern batının yaşadığı ne kadar sorun varsa bunlardan henüz yaşamadıklarımızla da karşı karşıya geleceğimiz günlere hazır olmalıyız.

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
1231
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksek Okulu öğrencisiyim. Liselerarası aktif bir Gençlik Projesinde yöneticilik yapıyorum. Toplumsal ve siyasal gelişmeleri yakînen takip ediyorum. Okumayı ve gezmeyi seviyor, eğitim gördüğüm alanlarla ilgili muhtelif araştırmalarda bulunuyorum.Soru, eleştiri ve önerileriniz için : halilibrahimozmen@xyazar.com

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin