üvey babanne -hikaye - hikayeler - edebi - edebiyat
üvey babanne

Üvey denince ne gelir insanın aklına? Birçoğunuzda olumsuz bir kanı olduğuna eminim. Sözlük anlamıyla aralarında kan bağı bulunmayan demekmiş üvey kelimesi. Benim iki babaannem vardı. Üvey olanla aramızda kan bağı yoktu, bununla birlikte bağ kelimesi tam manasıyla yerine oturuyordu.

Nüfus cüzdanındaki ismi Asiye’ydi, oysa herkes Ayşe diye bilirdi O’nu.

Başka bir Karadeniz hikâyesiydi onunki, başka bir kadındı “O” öte diyarlardan. Köy yerinde kalınmazdı öyle bekâr diye 18’ine bile gelmeden gencecik evlenmişti. O zamanlar çocuk istemiş miydi bilinmez ama ilk bebeği daha yirmi günlükken ölmüştü. İkinci doğumunda köy ebeleri yeterli gelmeyince kızağa koyup şehre indirdiler Ayşe’yi. Çok geç kalınmıştı, hasar görünce bedeni, tekrar hamile kalamamıştı. Kocasının yeğenlerinden birini (ablasının çocuğu) evlat edinmek istemişler çocuk da kaçıp kaçıp kendi evine gidince, bu hayal de bitivermişti başlamadan.

Ne yapmalıydı? Bu genç yaşında Karadeniz’in en orta, en Laz memleketinde. Kocasına evlenmesini söyledi, adı dula çıkmasın da ne olursa olsundu. Razıydı “O” kuma olmaya.

Kuması oldu bir esmer güzeli. Birbiri ardına gelirken kumasının çocukları, köyde tarla husumetleri baş gösterdi. Huzurları kalmayınca göçtüler oradan daha batıya. Bir adam, anne babası ve iki karısı…

Yer tuttular iş kurdular. Kuma doğurdu, Ayşe baktı. Çocuksuz; meyvesiz bir ağaç gibiydi, yine de destek oldu diğerine. Çamaşırdı bulaşıktı ev işleri ondan soruluyordu. Kuması ise dışarı işlerine bakar, hayvanlarla tarla tapanla ilgilenirdi. Gel zaman git zaman kuması son çocuğuna gebe iken, en büyük erkek çocuğu evlendiriverdiler alelacele. Ve kaynana oldu Ayşe.

Küçücük bir evde on dört nüfus üst üste, yarı aç yarı tok. Kimi zaman anlaşarak, bazen kavga gürültü içten içe kaynayarak yaşadı Ayşe. Kumasının torunu oldu mini mini bir erkek çocuğu. Çok sevdi bebeği lakin altı ay yaşadı bu pamuk topağı. İki yıl sonra gelini bu kez bir kız bebek dünyaya getirdi gözleri boncuk boncuk. Tam da bebeğin babasının askere gittiği gün. Akrabalarının otobüsten alıp eve getirdiği asker adayı baba, Kader koydu adını ve görmedi uzun bir süre kızını.

Ayşe, ilk torun vefat ettiğinden midir bilinmez daha bir düşkün oldu yenisine. Yedirdi, içirdi, arkasında gezdirdi. Kocası; çocukları sırasıyla evlenip çoluk çocuğa karışırken hastalandı, elli iki yaşında içtiği sigaraların doğal bir getirisi gibi gelen akciğer yetmezliğinden öldü, kumasıyla dul kaldı Ayşe.

Ne olacaktı? Orta yaşlı, kan bağı olmayan insanların arasında dalsız budaksız. Beklediği gibi olmadı, kimse kapı dışarı atmadı. Kuması doğurmuş olsa da tüm çocukların “Aşiko” su idi O. İlk torunun tabiriyle Beyaz Babaanne’ydi, hep açık renk giyindiğinden. Üvey olduğunu öğrenince kafası karışmıştı Kader’in. Başkaları yanlış biliyordu, herkesin bir babaannesi varsa ne olmuştu yani, kendisinin iki tane vardı işte çok şanslıydı.

Aşiko çook severdi torunlarını. Eteğinin altında beline bağladığı bir ipin ucunda kıymetli sandığının anahtarı sallanırdı. O sandıkta neler yoktu ki. Üç kuruşluk maaşından kalanlar ile ne bulsa alır gelir, torunlarına teker teker verilmek üzere sandıkta istiflenirdi. Zaman geçtikçe büyüdü torunlar, yavaş yavaş uçmaya başladılar yuvalarından. Aşiko da yılların yorgunluğu ile yavaş yavaş unutmaya, bazen evinin yolunu bile kaybetmeye başladı. Hastalıklar arttı, ilaçlar arttı.

Bir gün çıkmayınca sokağa, gelini merak etti. Kapısını çaldılar açmadı. Pencereden bir çocuk saldılar içeri “hele bir bak” diyerek. Aşiko yerde yatıyordu, felç geçirmişti. Hastane işlemleri, tahliller röntgenler derken ‘eve çıkarın’ dedi doktoru.

Büyük gelini çocuklarından birini evinden odasından çıkardı, bakım odası hazırladı kaynanasına. Doktorun ’Buradaki her şey yapıldı, on gün ya yaşar ya yaşamaz.’ dediği yatalak, konuşamayan, burnundan sonda yardımı ile beslenebilen Aşiko’ya dört yıl boyunca diğer eltisi ile birlikte baktı. Tıpkı bir bebek gibi. Asla ödenmekle bitmeyecek bir borcu ödemeye çalışır gibi, büyük bir mahcubiyetle. Ara sıra bunaldığında hemen tövbe ederek.

Resmi olarak alt soyu bulunmayan Ayşe Kadın, soğuk bir Mart sabahı arkasında O’nu seven kocaman bir aile bırakarak ebediyete intikal etti. Vücudu o kadar küçülmüştü ki tabutun üçte biri bile etmedi. Oysa çok büyüktü O’nun yüreği, çocuklarına ve onların da çocuklarına çok daha değerli bir şeyi bıraktı O:

Kocaman sevgi dolu ışıl ışıl bir “Anne Şefkati”.
İlk torunundan…

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
123
PAYLAŞ
Kamuda personel işlerine bakıyorum. İşletme mezunu ve sosyal hizmetler 2. Sınıf öğrencisiyim. Okur, düşünür ve denerim. Soru, görüş ve önerileriniz için: kaderyildiz@xyazar.com

12 YORUMLAR

  1. Gerçekliğini bildiğimizden midir bilmem. Her okuduğumda ayrı doluyor gözlerim. “Aşiko”muz huzur içindedir inşaAllah. Tebrikler, ancak bu kadar güzel geleceğe bırakılabilirdi bir kadın…




    1



    0
    • Teşekkür ederim Kübra’cım. Bence bu dünyaya fazla geldi ve inanıyorum ki artık olması gereken yerde layık olduğu şekilde ağırlanıyor…




      1



      0
  2. Çok beyendim ve çok etkilendim Rabbim rahmet eylesin iyi yürekli öz yada üvey olan emekçi tüm analara..anlatım ve yazım ayrı güzel emeğinize sağlık..




    2



    0
  3. Harika bir insan ve harika bir yazı çok teşekkür ederiz emeğine yüreğine sağlık. Bizlerde aşikoyu tanımış ruhuna fatiha göndermiş olduk




    0



    0

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin