vazgeçmeyenlerin öyküsü
vazgeçmeyenlerin öyküsü

Değerli bir hocamızla ve aynı zamanda yazarımızla geçen hoş sohbetimizden, ufak bir kesiti siz yazarlık için uğraşan ve öğretmen adayı arkadaşlarımızla paylaşmak bizleri çok mutlu edecek.☺️

Yazar olma yolunda emin adımlarla ilerleyen arkadaşlarımıza yazarlığın hakkını verebilmeyi ve öğretmen olacaklara da gönüllere girip, gönüller yapabilen öğretmenler olabilmeyi dileriz.☺️

– Ne zaman “Ben yazar olmalıyım.” dediniz?

“Onun çok hazin bir öyküsü var. Babamız yoktu, fakirdik. İlkokula 3 yıl ara verdim. Ayakkabı boyacılığı yapıyordum, simit satıyordum. Annem hastaydı. Ekmek alacak paramız olmuyordu.

Benim için okumak öyle bir hasret ki… Diyorum: “Ya Rabbi, kolumun birisini al,  razıyım. Ayağımında birisini al, buna da razıyım. Yeter ki bana bir okul nasip et.” Böyle bir hasretti…

İlkokul bitti, arkadaşlar ortaokula gittiler. Ben okuyamadım. Sabah çıkıyorum evden ayakkabı boya sandığını alıyorum, o gün bir hasretim var… Rahmetli annem böbrek hastasıydı. Alacağım ilaç pahalıydı. Bir de ekmek almak gerekirdi. O ağrı kesici ilacı aldığım zaman dünyalar benim olurdu çocuklar. Annem rahat bir uyku uyuyordu çünkü.

3 sene ara verdim, okuyamadım. Bir gün, cuma günüydü hiç unutamıyorum. Oturdum, ellerimi açtım: “Ya Rabbi, şu an bir araba gelse, çarpsa ve ayağımın birini koparsa bir de kolumu koparsa…ama bunun karşılığında sana okul vereceğiz deseler kabul ederim.” diyordum kendi alemimde. Allah razı olsun bir hayır sahibi ayakkabı boyarken tuttu elimden beni okula kaydettirdi. Çocuklar inanın okula başladığım ilk ders, sınıfa girdim, eğildim ve öptüm. Dedim ki: “Allah’ım nolur beni buradan bir daha ayırma.” Müthiş bir hasretim var.

Çok daha vahim bir şey arz edeyim. Şimdi ayakkabı boyacılığı yaparsanız tırnaklarınızın arasına boya girer, elinizin çatlaklarına boya girer, çıkaramazsınız. Tabi siz yetişemediniz ama aileleriniz bilirler. Önceden sınıflarda temizlik yoklaması yapılırdı. Şimdi tabi ben 3 sene sonra başladığım için emsallerimden 3 yaş daha büyüğüm. Beni bu yüzden en arka sıraya oturttular. İlk ders matematik öğretmenineymiş. Allah böyle matematik öğretmenlerinin sayısını azaltsın inşaallah. Hala içimden o insana dua etmek gelmiyor. Şimdi temizlik yoklaması yapacak. Geldi elime baktı, ellerim simsiyah.

“Ulan bu ney?” dedi.

“Ee el” dedim.

“Çocuğum bu nasıl el böyle?” dedi. Tuttu kulağımdan beni sürükleyerek getirdi sınıfın huzuruna ve elimi kaldırarak: “Bakar mısınız bu arkadaşınızın eline. Hiç hayatında su değmiş mi bu ele?” dedi. Arkadaşlar, beni bin kez öldürseler bu kadar acı çekmezdim. E yani pantolonum yamalı, ayakkabılarım yırtık, üzerim perişan, imkanlarımız yok. Hasret içindeyim. Hızını alamadı kaldırdı tahtaya tekrardan. “Yap şu problemi!” dedi. Heyecandan yapamadım. “Otur, gerizekalı sen anca boy büyütmüşsün. Adam falan olmazsın sen. Koyunlar kuzular köyde çoban bekliyor. Git kendine iş bul!” …

Ben profesör oldum Allah’a şükür. En zirvedeyim belki şu anda. Ama hala benim matematikle başım dertte ve hala nerede bir matematik hocası görsem kalbim çarpıyor. Müthiş bir önyargı oluştu benim dünyamda. Eğitimde bir şeyi fark ettim çocuklar.

Bir şeyi sevdirilmeden, inandırılmadan, başaracağı yönünden yüreklendirilmeden elde etmeniz mümkün olmuyor. Başarı meğer sevdirilmekmiş. Başarı, önemsemekmiş. Başarı, o coşkuyu hissetmekmiş.

İkinci ders Türkçe öğretmenimizin dersiymiş. Çok tatlı bir adam. Allahım, sınıfa bir girdi. Sanki bütün güzellikleri toplamış da getirmiş kendisiyle beraber. Şen şakrak… Geldi yanıma: “Aaa sen ayakkabı boyacılığı yapıyorsun değil mi? Yaa ben de yapmıştım ayakkabı boyacılığı. Gel seni şu alnından öpeyim önce.” dedi.

İlk kez bir adamdan ilgi görüyordum. Yaa bu önemsenmek duygusu ne kadar güzelmiş. Adam yerine konulmak duygusu… Bir şey fark ettim çocuklar yine yıllar sonra. Ben aile eğitimciyim. Karı-koca arasındaki sorunların, okuyamamış ögrencilerin dünyasındaki problemlerin 1. maddesi önemsenmek duygusudur. Adam yerine konulmak, sevilmek, değer görmek duygusudur.

Şimdi o Türkçe öğretmenimiz: “Çocuklar, size bir önerim olacak. Biliyorum çok yoruluyorsunuz, koşuyorsunuz ama akşam eve gidince alın bakalım kalemi elinize. O gün üzüldüğünüz, sevindiğiniz yahut değer verdiğiniz bir olay olursa eğer onu yazın. O stresi atarsınız, rahatlarsınız. Belki yazar bile olursunuz, belli olmaz.” dedi. Eve gittim. Hayatımda ilk kez kalemi elime aldım ve o gün yaşadıklarımı yazıyorum. Ağlıyorum… Ağlaya ağlaya yazıyorum. Çünkü o kadar dram olmuş ki benim dünyamda o hadise… Hayatımda ilk yazımdı benim o. İkinci gündü okulda. Yine Türkçe öğretmenimizin dersiydi. “Çocuklar, Vilayet Anı Yarışması başlıyor. İçinizde ilginç anıları olan varsa yazın bana verin. Para ödülü verecekler.” dedi. Ben de zaten karalamıştım bir şeyler. Hazırdı elimde. Hemen hocama verdim. Adam, aldı. Okumaya başladı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı:

“Ahh evladım sen bunları bu sınıfta mı yaşadın?” dedi.

“Evet” dedim.

“Çocuklar, bu yazı niye beni ağlattı biliyor musunuz? Edebiyatta ünlü bir kural vardır: Gözyaşıyla yazılan yazılar, gözyaşıyla okunur. Bu çocuk bunu gözyaşıyla yazmış olmalı ki ben de gözyaşlarımı tutamadım.” dedi. Aldı elimden yazıyı. Beni yerime gönderdi. Bana birincilik ödülü vermişler. O zaman lastik ayakkabım vardı, dikmişti annem. Pantalonum da yamalı… Verdikleri ödül ile ayakkabı almıştım. Bayram da yaklaşıyordu. Pantalonumun da olmasını çok istiyordum. Türkçe öğretmenim bir pantalonla yanıma gelmişti. Dünyaları bana verdiler inanın. O hoca öyle bir gönlüme girdi ki anlatamam. İşte bir şeyi fark ettim: “Meğer gönüllere girmeden, kafalara girilmiyormuş.” Gönüllerine giremediklerinizi kurtaramazsınız. Bu eğitimin bir kuralıdır.”

Buraya kadar sabırla okuyan arkadaşlarımıza, hayatlarının geri kalanında başarılar dileriz☺️

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
2213

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin