vurgun yememiş tek şey
vurgun yememiş tek şey

Memleketteyiz. Dayımların kirazlıklarını dolaşıyoruz. Bu yıl iki kez dolu vurmuş. Kirazlar yarılmış, erikler korkudan hemen pembeleşip düşmüş, cevizler gazi olmuş, elmaların açık pencerelerinden böcekler girmiş, haşhaşların içi rutubet ve küf… Bu haliyle satılamazmış kiraz, olsa olsa kırk kuruşa gidermiş. Doludan korunan iç dalları toplamak da hayli zormuş. Allah geçimini yalnız buradan sağlayana yardım etsinmiş…

Hep birlikte yiyebileceğimiz kadar kiraz toplayıp demir kapılı bahçenin bir kenarındaki masaya geçiyoruz. Kirazlar yeniyor, özçekimler yapılıyor, derken ertesi gün seçimler olduğundan söz dönüp dolaşıp siyasete geliyor.

Hiçbir noktaya varmayan sohbetten sıkılıyorum. Masadan kalkıp bahçe kapısından çıkıyorum. Karşımda uçsuz bucaksız tarlalar var, gökyüzündeki bulutların altı hayali bir kubbeye dayanmış gibi dümdüz. Karşıdaki yüce dağın zirvesi bazen gelip giden bulutlarla selamlaşıyor. Bahçedeki gürültülü ve hararetli ortamın aksine burada bir sakinlik hakim. Sanki rüzgar bile ses çıkarmamak için titizleniyor. Yapraklara hafifçe üflüyor, toprak yoldan ufak zerrecikler alıp gökyüzünde gezmeye çıkarıyor. Yapacak bir şeyim yok, burayı bilmiyorum. Şehirden hayli uzaktayız. Yönümü yüce dağa çeviriyorum ve yürümeye başlıyorum. Daha doğrusu ayaklarım kendinden başlıyor ilerlemeye, çünkü bana bıraksalar sonunu görmediğim yolculuklara çıkmaktan korkarım.

Bir hedefim olmadan sadece yürüyorum, bir şeyi hedefim olmadan yapmanın keyfine varıyorum. Hayat böyle çok daha kolay… Ne kadar gittiğimi bilmiyorum, belki on adım atmışımdır, belki de döndüğümde bahçeyi bulamayacağım kadar uzaklaşmışımdır. Her şey yolunda gidiyor, en azından erken seçim alegorilerini duyamayacağım kadar uzaktayım. Bunu bozmak istemiyor, arkama bakmıyorum. Yürüdüğüm toprak yolun sağında ve solunda sonsuza uzanan tarlaların seslenişini duyuyorum ilerledikçe. “İşte biz böyleyiz” diyorlar. “Buradayız. Hep buradaydık. Kavga etmedik, yorulmadık, hırs yapmadık, incitmedik… Yalnızca burada olduk. Dinledik. İzledik. Bazen hayret ettik.” Her biri olgunluğa erişmiş bir derviş gibi, baktıkça insana huzur veren, sakinleştiren bir yanları var. Gözlerimin ulaşabildiği her tarlaya tek tek bakmaya çalışıyorum. Önce sol tarafı tarıyorum; sarı, turuncu, kızıl bir sürü toprak parçası…

Sağa döndüğümde, az evvel bahçesinde oturduğuma benzer bir taş ev görüyorum. Yanında bir haşhaş tarlası var. Haşhaşlar da diğer her şey gibi vurgun yemiş, kusurlarından hayıflanır gibi hafif hafif sallanıyorlar. Onları seyrederken bir anda “hık!” diye bir ses duyuyorum. Sesin geldiği yeri bulmak için başımı eğdiğimde bir çift gözle karşılaşıyorum. Bu kadar geç farkına varmam normal çünkü boyu dizlerimin bile altında. Küçük bir erkek çocuğu, en fazla 2 yaşında. Sanki görünmez bir kapının altından bakar gibi eğilerek bakıyor yüzüme. Birkaç saniyede bir hıçkırıyor, hıçkırdıkça eğik duran bedeni sarsılıyor ve sendeliyor. Gözlerinde şaşkın bir bakış var. Beni selamlama şekline saygı duyarak başımı yana eğip “Merhaba” diyorum. Sesimi duyunca gülümsüyor. Gülünce kısılan gözlerine gülünce yok olan gözlerimle karşılık verirken, omzunun üzerinden arkasından gelen basma etekli kızı fark ediyorum. Bize bakarak gülümsüyor. Onu da başımla selamladıktan sonra doğrulup yeniden yönümü karşıya çeviriyorum. Bir hedefim olmasa da yürümeye devam etmeyi isteyerek yüce dağa doğru yeniden yola çıkıyorum.

Gözlerimi dağın zirvesiyle kucaklaşan bulutlara çevirdiğim sırada arkadan bir ses geliyor. “pat pat pat pat..” toprak yolda yürüyen küçük ayakların sesi. Ufaklık peşimden geliyor, adımlarıma uyum sağlamış ne uzakta kalıyor, ne çok yaklaşıyor. Yalnızca sessiz bir şekilde arkamda yürüyor, sessizliğini bozan tek şey hıçkırık sesi. “pat pat pat hık! pat pat..” Hedefsiz yolculuğumda bir de yol arkadaşım var artık. Arkamı dönmüyorum çünkü bu anı bozmak istemiyorum, çünkü çocuklarla nasıl anlaşıldığını bilemiyorum. Yalnızca evinden fazla uzaklaşmaması için adımlarımı çok çok yavaşlatıyorum. Koşu bandında yürüyor gibiyiz, adım atıyor ama uzaklaşmıyoruz.

O da, ne beni geçmeye ne de karşıma gelip yüzüme bakmaya yeltenmiyor. Aramızda sessiz bir anlaşma varmış gibi (onun için daha çok oyun gibi) yerimizde sayıyoruz. Biraz sonra arkamızdan bir ses geliyor: “Abdullah! Hadi gel teyzecim gidiyoruz.” Arkamı dönüp evin bahçesinden seslenen basma etekli kıza bakıyorum. Hayatın içinde güzel anlar hep bölünmeye mahkum olanlar diye düşünüyorum, Bu yüzden hep kısalar. Her zaman birileri çağırmak zorunda. İnsanlık için önemli bir keşif yapıyor dahi olsanız çağrılırsınız. Abdullah çoktan arkasını dönmüş engebeli toprak yolda sendeleye sendeleye koşuyor. Sonra bir anda dengesini kaybedip düşüyor.

Dizlerimin üzerinde kayarak çocuğu neredeyse havadayken tutuyorum. Yumuşak bir düşüş oluyor, en azından onun için. Mavi tulumunun tozlanmış dizlerini silkelerken, Abdullah elini uzatıyor ve dizime dokunuyor. Yüzünde endişeli bir ifade var. Dizimdeki eline baktığımda pantolonumun hafifçe yırtıldığını ve dizimden kan sızdığını fark ediyorum. Bir şey olmaz der gibi yüzüne bakarak gülümsüyorum. O da gülümsüyor. Tanıştığımızdan beri sadece gülümseyerek anlaşıyoruz. Sonra çağrıldığını hatırlamış gibi bir anda ayağa kalkıp yeniden teyzesine doğru koşmaya başlıyor. Bu kez her iki adımda bir dönüp bana bakıyor, gülümsüyor ve hıçkırıyor. Sağ salim teyzesinin kollarına ulaştığını görünce yoluma dönüyorum. Abdullah ile geçirdiğimiz kısacık zamanı düşünüyorum. Dizimi tutup endişeyle bakan gözlerini, iyi olduğumu görünce gülümsemesini… Abdullah diyorum içimden, vurgun yememiş gülüşün, bu tarlalardan topladığım en güzel şey. Abdullah, merhametin kirlenmesin.

Bir an yüce dağa, bulutlara ve tarlalara büyük bir tabloyu inceler gibi geniş bir açıdan bakmaya çalışıyorum. Gördün mü? diyor tarlalar, hala buradayız. Yüce dağ sessiz, vakarlı bir duruşla süzüyor beni. Buralardan olmadığımı hissediyorum. Yani dünyadan. Böylesine ahenkli ve temiz bir yer için fazla intizamsız varlıklarız. Yalnız çocukken gerçek sevgiye sahibiz. Yalnız çocukken tertemiziz. Gözlerimi açıp kapatarak önümdeki huzurlu ve sakin tablonun fotoğrafını çekiyorum. Fotoğrafik hafıza bazı durumlarda işe yarayabiliyor. Çiy yaprak kokan havayla ciğerlerimi dolduruyor, hedefsiz yolculuğuma yeniden başlıyorum. Tam o sırada gerilerden, çok uzaklardan adımı duyuyorum “Büşraaaa! Geri dön, gidiyoruz!”  Çağrılıyorum…

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
113

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin