zehir
zehir

“Değişmeyen tek şey değişimdir.” sözüne uymayan tek kişi bendim. Yani şimdiye kadar hep böyle düşündüm. Bir kitap okudum ve kendimi inceleme fırsatı buldum. Zaten dün arkadaşıma da o eski ben yok artık derken bulmuştum kendimi. Baktım gerçekten o eski ben yokmuş artık. Değişmeyen tek şey ben değilmişim. Kendime fark ettirmeden değişmişim. Asla yapmam dediğim ne varsa yapmışım. Bunu nasıl olur da fark etmemişim bilmiyorum. Ama değişmişim. Ya da şöyle mi demeliyim? Değişmek zorunda bırakılmışım. Bu değişimin biyolojik olduğunu düşünmüyorum çünkü. Yenilenen hücrelerim, düşüncelerimi değiştirmiş olamaz. Siz insanlar, ilerleme kaydetmek uğruna, güzelleştirmek(!) uğruna neleri değiştirmediniz ki. Bunların yanında ben neyim ki…

Kitapta uygarlıktan bahsediliyor. Sosyal statüleri için kabullendirilmiş bireylerden, mutlu olmak zorunda bırakılmış insanlardan. Her zaman yeniyi seven ve başarılı olmak zorunda olan kimselerden, başarısızlık nedir bilmeyenlerden… Sistem bir makine gibi işliyor. Şartlandırılmışlık üzerine kurulu bir düzen. Kimse bulunduğu konumdan şikayet edemiyor, çünkü kimse böyle bir eğitim almamış. Sosyal statünün en dibinde bulunan kişiler bile halinden son derece memnun. Çünkü bu sistem onları kendilerinin en iyisi olduğu düşüncesine şartlandırıyor. Peki bu sistemin dışında kalmış bir kişi, bu ütopyanın içinde başarılı olabilir mi? sorusuna yanıt arıyor kitap. Bu ütopya içinde “vahşi” olarak nitelendirilen bu kişi uygarlığın isteklerini yerine getirebilecek midir? Kitabı okuyunca kendimi yalnızca vahşi yerine koyabildim. Yalnızlıklar içinden gelen birisiydi o. Bernard onu uygarlığa sokana dek. İnsanlar kendilerini derinden etkileyen bir şey olmadan nerede olduğunun, ne yaptığının farkında olmuyor. Belki de bu kadar yalnızlıktan sonra kabullenilmişlik hissi engel oluyor fark etmesine. Biraz olsun ”kendini sevdirme dağına” tırmanmak zorunda olmamak rahatlığını tatmak böyle davrandırıyor belki de. Ta ki o dağ üzerinize devrilene kadar. Vahşi’nin bunu yaşaması gecikmedi. O acıyı yaşayınca uyandı ve neredeyim ben diyerek kendini ve etrafındaki herkesi sorgulamaya başladı. Aynı benim kitabı bitirdiğimde yaptığım gibi.

Kitap bitince gözlerimi açmış bulundum. Ve kendimi değişmiş olarak buldum. İstemeden girdiğim uygarlığın içinde debeleniyormuşum meğer. Onlar gibi olmak istemiyorum derken onların arasına karışmışım. Bu yüzden hep mutlu olmak için bir sebep aramışım. Başarısızlığa bu yüzden tahammül edememişim. “Hey Cesur Yeni Dünya” derken bulmuşum kendimi. Oysa ben yeniyi hiç sevmem ki. Hem her gün eski benliğimi daha çok özlerken nasıl olur da yeniyi sevebilirim. Başarısızlığı tatmadan nasıl olur da başarının ne demek olduğunu kavrayabilirim. Mutsuz olmadan mutluluğun kıymetini nasıl bilebilirim. Ben çabalamadan hiçbir şey elde etmek istemiyorum. Aslına bakarsanız kimseye de benzemek istemiyorum.

Vahşi çareyi kendini cezalandırmakta buldu. Her şeyi sorgularken aslında mutsuz olma hakkını istedi. “Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.” Bu sözleri söyledikten sonra ise uygarlığın onu zehirlediğini belirterek yalnız kalmak istedi. Ve kimsenin olmadığı bir yere gitti. Uygarlığın tüm bedeninden ve zihninden arınması için kendini cezalandırdı. Sırf bu yüzden görmek istemiyorum kimseyi. Ben de kendimi böyle cezalandırıyorum. Eskiden kendimle oldukça keyifli vakit geçirebiliyordum, şimdi yalnızca saatlerce kımıldamadan duvarları izliyorum. Görünüşe göre uygarlık beni de zehirlemiş. Bu yüzden olabildiğince evden dışarı çıkmayı reddediyorum. Sizi görmek istemiyorum kısacası. Sizin gibi olmak da istemiyorum. Her gün aynı şeyleri konuşuyorsunuz, her gün aynı şeyleri yapıyorsunuz, keyfi çok başka yerlerde arıyorsunuz. Mutsuzluğu tatmadan mutluluğu istiyorsunuz. Böyle yaşamak kolay geliyor biliyorum çünkü ben de böyle düşünüyorum. Ama tüm zorlukları aştıktan sonra yani kendi karanlığına kendi güneşini doğurmayı tattıktan sonra hiçbir zorluk seni yıldıramıyor. Bir keyif aranacaksa böyle bir keyif aranmalı diye düşünüyorum.

Artık değişmeyen tek şey değilim. Ama değişmeden de neyin kendim için daha iyi olduğuna karar veremezdim diye düşünüyorum. Ayrıca neden aranıza karıştığımı da çok iyi biliyorum. Kabullenilmişlik hissedebilmek için. Bakın ben farklı değilim ben de sizden biriyim demek için. Yalnız kalmamak için. Kendimi daha fazla suçlamamak için. Neden onlara benzemiyorum diye düşünerek kafayı yememek için. ”Kendini sevdirme dağına” daha fazla tırmanmak zorunda kalmamak için. Zaten uzun zaman önce bıraktım o dağa tırmanmayı böylesi bana daha iyi geliyor biliyorum. Şimdi daha iyi biliyorum. Hiç kimse herkes olmak zorunda değil. Ben, kendimden başkası olmak zorunda değilim. Ben sadece ben olmalıyım ve gerekirse kendi uygarlığımın içinde yalnız yaşamalıyım.

“Hiç kimseyi anlamıyorum. İnsanların arasına karışıp onlara uyduğum için de kendimden nefret ediyorum.”

Helal!
Helal! Bayıldım! Haha! Vay be! Üzüldüm! Kızdım
121

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin